12 -20 Kasım Tüyap / Umulmadık Topraklar / Genişleyebilir Büyüklük

13 Kasım Fanzin Atölyesi -Tüyap
Atölye katılımcıları: S.Sinan Göknur, Bengü Karaduman, Eva Hanidis, Sarkis Paçacı, Nazan Azeri, Sevil Tunaboylu, Uğur Çolak, Eda Yiğit, Ferah Doğan , Ece Özgül, Zura Abashitze, Sıla Zeren, Elena Kerdikoshvili, Şadiye Bilici, İrem Karataş. Göç üzerine bir çalışma.



“Umulmadık olanı” düşünürken, Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde yazdığı Algının Beklentileri başlığındaki bölümü düşündüm. 
“Kant orada bize zamanın ve mekanın genişleyebilir büyüklüklerden olduklarını söylüyor. Genişleyebilir büyüklük ne demektir? O kadar da karışık değil. Genişleyebilir büyüklük, Latince “partes extra partes” parçaların art arda eklenmesiyle elde edilebilen büyüklük demektir – öyle ki, her nicelik aynı zamanda hem birlik hem de çokluk olduğundan –mesela şu yirmi metre uzunluğundadır dediğinizde, bu bir çokluğun birliğidir. Genişleyebilir ya da yaygın büyüklüğü şöyle tanımlamalısınız: Çoğulluk parçaların bir bütün halinde toplanmalarına gönderir. Yaygın büyüklük işte böyle bir şeydir. Ama işte zaman da tam böyle bir şeydir. Bir dakika, bir dakika daha, sonra yine bir dakika daha, ve sonra dersiniz ki, hah tamam, işte bir saat geçti. Parçaların birbirini takip edişini bir bütün halindeki toplamda görüyorsunuz: Bir saat.” Hem bir hem çok olabilmenin zarafetiyle…
Arzu Yayıntaş,Nalan Yırtmaç,Güneş Terkol,Neriman Polat,Ayşecan Kurtay,Didem Ünlü,Nur Gürel,Beyza Boynudelik,Arzu Arbak,Işıl Güleçyüz,Füruzan Şimşek,Meliha Sözeri,Ayşegül Sağbaş,
Evrim Kavcar



İsimsiz kolaj 24cmx15cm

KAYIPTA SAKLI-HIDDEN IN LOSS


 "Sadece yaşama değil ölüme de, sadece geleceğe değil geçmişe de uzanıyor bakışı. İnsan hayatı ve onuru için sadece yaşamı ve umudu değil, kaybı ve yası da tesis etmek zorunda olduğumuzu hatırlatıyor. Arzu Yayıntaş, Canan, Evrim Kavcar, Fulya Çetin, Nalan Yırtmaç ve Neriman Polat"
“Hidden in Loss” is an exhibition about staying alive. It has vital concerns about being able to breathe in the atmosphere of organized evil that has descended upon us; that is choking us. Its gaze extends not only to life but also to death, not only to the future but also the past. It reminds us that for human life and dignity we must institute not just life and hope but also loss and mourning. It reserves, despite everything, the hope for a life where those who have been mourning for centuries, and those who have not been allowed to mourn, and those who refuse to mourn can come together, that is, it reserves the hope for peace.
In order not to fall from the edge of “loss” into the abysmal void, Arzu Yayıntaş, CANAN, Evrim Kavcar, Fulya Çetin, Nalan Yırtmaç and Neriman Polat have come side by side with the urgency of talking, remembering, telling, sharing and connecting. Knowing what it means to lose someone has brought them together. From tragedies of the past, they have heard both the breath of lives awaiting salvation for centuries and the laments that were never sung for the dead who could not be buried. They found each other under the burden of the banned mournings of people whom no law protects. They are asking, “Why can’t some deaths be mourned as real and significant losses? Why are only certain pains legitimate, only certain losses real? How is it possible that some people are ‘expendable’; they can just be killed?”
Six women are talking about faces lost and gone, memories, places, nature, innocence and conscience. Looking for something hidden in the loss. They are asking each other what it is that we lose and acquire with each loss, how losses change us forever. Yes, they are talking about those who are no longer alive, cannot be named, represented, comprehended, conveyed, and therefore irredeemable. Yet their eternal absence sets the limits of finite existence. For those who survive, pain and meaning and hope all breathe in the nooks of “loss”.Ezgi Bakçay
                                                      

 IFLAH OLMAZ -IMPENITENT  
 
“İflah Olmaz” kadınlık üzerine bir sergi ama kadınlığı tanımlamayı ya da bir çerçeveye oturtmayı hedeflemiyor, aksine keskin tanımlamaları sorguluyor. Bu sergi kadın ve erkek arasındaki bildik hikayeyi bozan, üzerine zorla yapıştırılan adları ve kimlikleri silkinip atan kadınlara kadınlık üzerine beraber düşünmeye ve birlikte güçlenmeye bir çağrı.
Yeşim Ağaoğlu, Gizem Aksu, Sena Başöz, Deniz Bilgin, Banu Birecikligil, CANAN, Fulya Çetin, Elif Varol Ergen, Nurcan Gündoğan, Gülsün Karamustafa, Ayşegül Özmen, Neriman Polat, Necla Rüzgar, Aydın Teker, Sevil Tunaboylu, Arzu Yayıntaş, Nalan Yırtmaç ve Zulal
 “Impenitent” is an exhibition about feminity, but it does not intend to define or put the feminity in a frame, but rather it questions strict characterizations. This exhibition is actually a calling to think about feminity and get stronger together, for women who spoil the usual story of women and men, shake off all those descriptions, names and identities attached to them against their wills.
The exhibition is formed of art works made by women who search for their truths and deny to “Be Penitent.” There are works telling about women who question social gender codes, define feminity over and over again every single day, protect their own freedom and bodies, keep fighting against oppressions and restrictions of the power. In other words, “Impenitent” is an exhibition in which women denying feminity role assigned by male-dominant system and going after their dreams and desires tell about feminity. The exhibition provides an approach that embraces woman’s body, fantasies, dark side, imagination, freedom, fighting spirit, life power, fertility, sexuality and contradictions instead of victimhood./Ark Galeri-
Bursa.I did a workshop  questioning gender codes.


UYKUSUZLAR ATLASI 
Halka Sanat Projesi’nin Moda’da bulunan galeri mekanı  uyku kavramından hareketle yaşadığımız tarihte ve coğrafyada üzerinde durup, düşünülmesi gereken uyku metaforları üzerine yoğunlaşıyor.İpek Çankaya’nın kavramsal çerçevesini oluşturduğu Uykusuzlar Atlası’nın araştırdığı biraz da uykularda geçen zamanın ya da uyuyamama halinin insanı başka duygu durumlarından, başka buluşmalardan, başka ruhsal ve zihinsel arayışlardan alıkoyup koymadığı ve uykusuzların hangi uğraşlara dalıp uykulara direndikleri gibi soruların yanıtları. Bu araştırmalar izleyiciye video, resim, yerleştirme, heykel ve fotoğraf gibi araçlarla aktarılıyor.
Niyazi Selçuk, Neriman Polat, Orhan Cem Çetin, Seçil Yersel, Doğu Çankaya, Sezgi Abalı, Şafak Şule Kemancı, İskender Giray, Mert Öztekin, Sevil Tunaboylu, Nalan Yırtmaç, Fulya Çetin, Gümüş Özdeş, Yasemin Nur Erkalır, Ekin İdiman ve Neşe Şahin


                                

 77-33 nGbK Berlin 2015

77-13  sergi  proje grubu: Jan Bejšovec, Christian Bergmann, Zülfukar Çetin, Duygu Gürsel, Pablo Hermann, Çağrı Kahveci, Therese Koppe, Eva Liedtjens   artıkişler, Aytunç Akad, bak.ma, Barış Doğrusöz, Berat Işık, CANAN, Cem Dinlenmiş, Cengiz Tekin, Cihangir Duyar, Demet Taşpınar, Devrimci Yol Arşivi, Ekim Ruşen Kapçak, Erkan Özgen, Hüseyin Karabey, Mülksüzleştirme Ağları, Murat Akagündüz, Nalan Yırtmaç, NarPhotos, #occupygezi architecture, Sencer Vardarman, Şener Özmen, TÜSTAV/2015







Lütfen Arkaya Doğru İlerleyiniz-Please Move Towards The Back
galery x-ist-2011

Ayşe Çavdar


“Zabıtalar daha yeni başladığım evimi yıktıklarında mahalleli geldi yanıma. 15 yaşımdaydım. Ankara’ya yalnız gelmiştim. Babam yanımda değildi. Biri sigaramı yaktı, biri altıma sandalye verdi, biri su getirdi. Ben ağlıyordum. Dediler ki ‘üzülme sen, daha iyisini yaparız’. Yaptık da. Hep beraber giriştik inşaata. Bir gecede çıkarttık. Malzeme getiren de oldu, çalışanlara yemek yapan da. Kimse sen kimsin, nesin, nereden geldin diye sormadı. Kendileri gibi olduğumu biliyorlardı. Aynı yoldan onlar da geçmişlerdi. Kimin nereli olduğunu, nereden geldiğini, ne iş yaptığını inşaat bittikten, annem köyden gelip komşularla ahbaplık kurduktan sonra öğrendim.” Bu hikayeyi anlatan kişi babam, Yaşar Çavdar. Aslında bir ritüeli anlatıyor. 15 yaşında köyünden ayrılıp şehre gelen, annesini ve kardeşlerini getirip yerleştireceği evin malzemesini alabilmek için kahvehanede garsonluk yaparken bir yandan da ortaokula başlayan bir delikanlının, içinde tek bir tanıdığı olmayan bir topluluğa kabul ritüelini. Delikanlının inşa etmeye çalıştığı evin zabıtalar tarafından yıkılmasına karşı duyduğu hüzünlü öfkeyle kurulan empati var mayasında ritüelin. Bu delikanlı daha sonra Ankara’nın bugün üst-orta sınıfın yerleştiği yüksek binaların dikildiği Çukurambar semtinde 1970‘ler boyunca onlarca gecekondu inşaatında çalıştı. Bayburtlu taş ustası bir babanın oğlu olduğu için inşaatında çalıştığı gecekonduların tasarımında da söz sahibiydi, ama tek tasarlayan o değildi: “Araziye bakıp ışığın hangi saatte nereden geleceğini ölçüyorduk, etraftaki evlerin konumuna göre pencerelerin yerini belirliyorduk. Evin pencereleri, komşu evlerin mahremiyetine halel getirmeyecek şekilde ama ışık hesaba katılarak açılırdı. Güneş gören cepheye salon ve odalar, diğer tarafa banyo, tuvalet yerleştirilirdi. Bir de varsa mahalledeki kanalizasyon ve su borularının nerede olduğuna ya da gelecekte nerede olabileceğine bakılırdı.” Sözün kısası gecekondunun tasarımı, söz konusu topluluk tarafından yapılıyor ve bu şekilde anonimleşiyordu.

Evin kondurulduğu gece, mahalleden birinin zabıtaya ihbarda bulunmaması kabul ritüelinin görünmeyen parçası. Kalabalık bir işçi grubunun bütün gece çıkarttığı gürültüye aldırmayıp, üstüne bir de lazımsa malzeme yardımında bulunmak ve çayla, suyla, yemekle müstakbel komşuya destek olmak diğer parçalar. Şehre daha dün

gelmiş bir aile mahalleye kabul ediliyor. Sabah gelen zabıta pencerede perde var mı, önüne çiçek konmuş mu, dış cephe badanalı mı, soba kurulmuş mu diye bakıp, tutanağına “burada yapılaşma tamamlanmış, ikamet başlamıştır” ibaresini ekliyor. Lazımsa zabıtaya verilecek rüşvet mahalleliden alınan borçla takviye ediliyor. Ritüel böylece tamama eriyor. Burada “ev alma komşu al” yok, ev de komşu da topluluğun kendi inisiyatifiyle üretiliyor.

Gecekonduyu, bugün banka kredileriyle, reklamlardan ya da kataloglardan seçerek satın aldığımız evlerden ayıran en temel özellik bu işte. Çünkü gecekondu karşılıklı bağımlılık ve empatiyle inşa ediliyor. Hangi inşaat materyalinin kullanıldığından bağımsız olarak bir gecekondu mahallesinin konforu, sözünü ettiğim kuruluş ritüelinin niteliğiyle belirleniyor.

Derdim gecekondu güzellemesi yapmak değil. Çünkü 1980‘lerin ortalarından başlayarak kendi büyüdüğüm mahallede özellikle kadınların gecekondudan kurtulup, semtin apartmanlı mahallelerinde bir ev almak için kocalarının emekliliklerini nasıl sabırsızlıkla beklediklerini, bütün bir çalışma hayatı boyunca biriktirilen parayla alınan dairelere büyük bir gururla nasıl taşındıklarını da gördüm. Apartmana taşınanların her düğünü, nişanı, bayramı, cenazeyi bahane bilip koşa koşa mahalledeki ahretliklerinin dizinin dibinde eski yerlerini almak için gösterdikleri çaba ise apartman hayatında neyin eksik olduğunu ayan beyan gösteriyordu. Teyzelere olduğu gibi, komşu çocuklarına da apartmanlar dar ve yetersiz geldi.

Alman sanat tarihçi Wilhelm Worringer, genç ve heyecanlı bir öğrenci olarak yazdığı Abstraction and Empathy (Soyutlama ve Empati) adlı doktora tezinde toplumların bir estetik anlayıştan diğerine geçişlerinde neyin etkili olduğunu araştırmış. Diyor ki, “bir toplumda yaygın olarak benimsenen sanatsal ve mimari estetik anlayışı, o toplumun sahip olduklarını değil, olmadıklarını, sahip olmayı arzu ettiklerini temsil eder.” 





















                             
                  Türkiye İnsan Hakları Vakfı 20. Yıl Sergisi

                   Where Fire Has StruckAn Exhibition on the 20th Anniversary of the Human Rights Foundation of Turkey 

   
  50 pieces 20x15cm stencil on canvas
                            

Where Fire Has Struck is a series of events organized on the occasion of the 20th anniversary of the Human Rights Foundation of Turkey and as part of the Project ‘Dealing With Continuing Social Trauma.’
The events have been organized with the purpose of raising awareness regarding human rights violations in social memory and contributing to the process of confronting the truth

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü dolayısıyla ve ‘Sürmekte Olan Toplumsal Travmayla Baş Etme Projesi’ kapsamında Depo’da geniş katılımlı bir etkinlikler dizisi düzenleniyor.
Ateşin Düştüğü Yer, insan hakları ihlalleri konusunda toplumsal belleği canlı tutmayı ve hakikatle yüzleşme sürecine katkıda bulunmayı amaçlıyor.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü dolayısıyla ve ‘Sürmekte Olan Toplumsal Travmayla Baş Etme Projesi’ kapsamında Depo’da geniş katılımlı bir etkinlikler dizisi düzenleniyor. Ateşin Düştüğü Yer, insan hakları ihlalleri konusunda toplumsal belleği canlı tutmayı ve hakikatle yüzleşme sürecine katkıda bulunmayı amaçlıyor.


Lütfen Arkaya Doğru İlerleyiniz II
Please Move Towards The Back  volume II
galeri x-ist

“When the municipal police force tore my house down that I had just started to build, the neighborhood dwellers came up by my side. I was 15 years old. I had come to Ankara by myself. One lighted my cigarette, one offered a chair, yet another brought some water. I was crying.They said “don’t be sorry, we will build a better one.” Indeed, we did.We undertook the construction altogether. We built it in only one night. There were ones who brought construction materials and others who cooked. Nobody asked ‘who are you?’, or ‘where are you from?’ They knew that I was just like them. They had walked down the same road before. I learnt where they were from and what they were doing only after we were done with the construction and my mother came from the village and befriended our neighbors.” It is my father, Yasar Cavdar who is telling this story. Actually, he depicts a ritual. A ritual of acceptance of a 15 year old boy – a boy who leaves his village, moves to town, and waits tables in a coffee house in order to buy the construction material for the house that he is going to build  for his mother and siblings while starting middle school- to a community in which he does not have any acquaintance. In the blood of this ritual, runs the empathy that is built through the groomy anger of that boy whose house had been tore down by the municipal police force. Later on, in 1970s, the same boy worked in the numerous constructions in the district of Cukurambar, where upper-middle class of Ankara settled in today. Being the son of a stone mason from Bayburt, he had a voice in designing the shanties that they were building, but he was not the only one who made the decisions. “We were looking at the land and measuring where the light was coming from at a specific time of day, we were placing the windows by considering the houses around. The windows of the buildings that we built were opening in a way that was protecting the privacy of the neighboring buildings while letting the sunshine in. We were locating the living room and bedrooms where the building were facing the sun while the bathroom and restroom were being located on the other side. Also, the current location of the sewege and water pipes of the neighborhood were being checked or their future location was being considered.” Long story short, the design of the shanties were created by the community in question, and by this way, they were rendered anonymous.

In the night when the shanty is built, not donouncing it to the municipal police is the unseen piece of the ritual. On top of ignoring all the noise that a crowded group of workers make all night,  providing construction material if needed, and supporting the prospective neighbor by offering tea, water, or food, constitute the rest of the pieces. A family, who arrived the town just a day before, is getting acceptance to the neighborhood. The municipal police officer, who comes in the morning, checks whether the curtains are hanged, whether there are flowers in front of the window, whether the exteriors are whitewashed, and whether the heating stove is set or not and he writes down the phrase: “Here, the construction had been completed and the residency has just started.” If necessary, the bribery for the municipal officer is consolidated with the loan from the neighborhood dwellers.This is how the ritual gets completed. Here, there is no thing like “ask about your neigbors, then by the house”; both the house and the neighbor is produced by the community’s own initiative.

This is what differentiates a shanty from the houses which we choose by looking at ads or catalogs and buy on bank loans. Because, a shanty is built with a mutual attachment and empathy. The comfort of a shanty neighborhood is determined through the qualities of its construction ritual regardless of the material it is constructed with. My point is not delivering a eulogy for shanties. Because, starting from mid 1980s, I witnessed how especially the women of my neighborhood look forward to their husbands’ retirement which would enable them to get away from the shanty and move one of the apartment buildings of the district. And how they move into those apartments, which are bought with the money that is saved for an entire work life, with such a big pride. The effort they made to take every wedding, engagement,holiday, or funeral as an excuse to sit next to their fellows was a demonstration of what was missing in  apartment living. The apartments were unsatisfying and limiting for the kids as well.  

German art historian, Wilhelm Worringer researched what is effective in transition of a society from one sense of aesthetics to aother in his doctoral dissertation titled “Abstraction and Empathy” that he wrote as a young and excited student. He says, “the mainstream art and aesthetics in a society does not reflect what that society has, but what it does not have and what it aspires to have.”

Following that theme, we want “a place to live” and while enumerating the qualities of this place, we, in fact, make a list of things that we want but we do not have. Moreover, it is reasonable to conclude that every home is an utopia consisting of things that we do not own. The more a home is existant, adorned, and designed, the more complete is the list of the things that we do not own. From this perspective, a home is like a cliff between what we own and what we do not own.And, at the same time,  a home is the place where we have our best and worst states. Most importantly, a home is the place where we make a transition from good to bad, bad to good, light to dark, and dark to light. This is why a house is the lieu for morals. Every single thing in the house, which we enumerate considering we own them, actually refers to the things that we do not own but we aspire to. Not only with the things that are in it, but with all the things that are outside, around, or in the atmosphere of it, a home is a documentation of the things and states that we can discard, sacrifice, or waive for the opportunities and obstacles that life brings along. 

Thus, if we look at the place that we live in or we aspire to live in while keeping this in mind, the thing that we are going to see is a deep cliff that stands between our possessions and our admirations. And again, if we look at the transformation in the city centered around the houses, we see another cliff which we shaped together by frantically racing our desires and adding them together.

All this effort, which we make in order to turn into the person that we are not, makes the cliff deeper like a gigantic, cut glass construction machine. Maybe this is why we want to live in higher, more secure, more isolated, more distant, warmer, healthier, but at the same time, more central, more traditional, and more organic homes. And our self entity is shaped in the cliff that gets deeper with each  “more...”. Altogether, weAfetşehir Kolaj 8 create a life form with a minimum opportunity for socialization and in which comfort and and not-touching are synonyms, in a neighborhood,where we will never get acceptance, and for this reason, which we belittle digital collage and unliking every detail of it, to which we approach with a suspensefulcriticism. My your new home be blessed! Ayşe Çavdar 2012























                                                 iz sürmek- tracing /Kasa Galeri

                                                          




duvara yapistirma-Wheatpaste

                                                             stencil,acrylic on canvas 
                                                         

2009 Lille-France ''Sulukuleyi Aldılar Darbukamı Kırdılar'' 


 Anne Scole Overgaard vs Nalan Yırtmaç  "My Good Life"
                DG Danske Grafikere/Kopenhag 2010



                                             

kolaj ve stencil




                                       2. INTERNATIONAL ANTAKYA BIENNIAL / TURKEY
                                      Curators: Arzu Yayintas - Dessilava Dimova

 
ARTİSTS
BASTİAN SCHEVERS BORA PETKOVA BURAK ARIKAN BURAK DELİER CÜNEYT KURT DANIELA KOSTOVA EDİZ YENMİŞ FADI YAZIGI FATİH TAN FERHAT ÖZGÜR GHASSAN MAASRI GÜNEŞ TERKOL HAKAN BİTMEZ ISSA TOUMA IŞIL EĞRİKAVUK IVAN MOUDOV LARISSA SANSOUR LUCHEZAR BOYADJIEV MACİDE YALÇINKAYA & ZEHRA GÜZEL MEHMET FAHRACI MARY HYUNBEE SONG MELİH APA MUHAMMAD ALİ NADİ GULER & M. HASAN DEMİRCİ NALAN YIRTMAÇ NATALYA DYU ÖZLEM GÜNYOL & MUSTAFA KUNT PIERRE BISMUTH RENZO MARTENS SANJA IVEKOVIC SIMON KENTGENS VAROL TOPAC VARTAN AVAKIAN VESSELINA NIKOLAEVA VOLKAN ERAY




Tesekkürler BEDİİ SABUNCU ANADOLU GÜZEL SANATLAR LISESI resim ögretmeni Enis hocaya,Esengüle,Haticeye,Ahmete,Vildana,Bukete,tesekkür ilkan a,Isil a,Basak a,Elif e,Bakiye,Hatay Sofrasina ,Sakli Bahceye, Arzuya, Dessislavaya ,Emraha,Volkana...


Pis Hikaye, Beral Madra

Yeşim Ağaoğlu, Hakan Akçura, Evrensel Belgin, Neriman Polat, Murat Morova, Fulya Çetin, Nalan Yırtmaç, Canan Beykal, İlhan Sayın, Hakan Gürsoytrak, Erdağ Aksel, Murat Başol, Burak Karacan, Aktif Kolektif, Çağrı Saray, Extramücadele ve Serpil Odabaşı'nın yer aldığı "Pis Hikaye" yaşama hakkının gasp edilmesini, ölümler, toplumun ruhuna işleyen şiddet, tahammülsüzlük ve ayrımcılık, artık mahkemelerde ve medyada dillendirilir olan ideolojik ya da mafyatik suç örgütleri, hatta devletin kendisiyle açıklanmak yerine birer münferit vakaya, rakama, istatistiksel girdiye indirgenen, faillerin kayırıldığı, toplum gözünde temize çıkarıldığı ya da görünmez kılındığı baskın bir atmosferden besleniyor

Bu hikayeyi anlatan kişi babam, Yaşar Çavdar. Aslında bir ritüeli anlatıyor. 15 yaşında köyünden ayrılıp şehre gelen, annesini ve kardeşlerini getirip yerleştireceği evin malzemesini alabilmek için kahvehanede garsonluk yaparken bir yandan da ortaokula başlayan bir delikanlının, içinde tek bir tanıdığı olmayan bir topluluğa kabul ritüelini. Delikanlının inşa etmeye çalıştığı evin zabıtalar tarafından yıkılmasına karşı duyduğu hüzünlü öfkeyle kurulan empati var mayasında ritüelin. Bu delikanlı daha sonra Ankara’nın bugün üst-orta sınıfın yerleştiği yüksek binaların dikildiği Çukurambar semtinde 1970‘ler boyunca onlarca gecekondu inşaatında çalıştı. Bayburtlu taş ustası bir babanın oğlu olduğu için inşaatında çalıştığı gecekonduların tasarımında da söz sahibiydi, ama tek tasarlayan o değildi: “Araziye bakıp ışığın hangi saatte nereden geleceğini ölçüyorduk, etraftaki evlerin konumuna göre pencerelerin yerini belirliyorduk. Evin pencereleri, komşu evlerin mahremiyetine halel getirmeyecek şekilde ama ışık hesaba katılarak açılırdı. Güneş gören cepheye salon ve odalar, diğer tarafa banyo, tuvalet yerleştirilirdi. Bir de varsa mahalledeki kanalizasyon ve su borularının nerede olduğuna ya da gelecekte nerede olabileceğine bakılırdı.” Sözün kısası gecekondunun tasarımı, söz konusu topluluk tarafından yapılıyor ve bu şekilde anonimleşiyordu.  Evin kondurulduğu gece, mahalleden birinin zabıtaya ihbarda bulunmaması kabul ritüelinin görünmeyen parçası. Kalabalık bir işçi grubunun bütün gece çıkarttığı gürültüye aldırmayıp, üstüne bir de lazımsa malzeme yardımında bulunmak ve çayla, suyla, yemekle müstakbel komşuya destek olmak diğer parçalar. Şehre daha dün gelmiş bir aile mahalleye kabul ediliyor. Sabah gelen zabıta pencerede perde var mı, önüne çiçek konmuş mu, dış cephe badanalı mı, soba kurulmuş mu diye bakıp, tutanağına “burada yapılaşma tamamlanmış, ikamet başlamıştır” ibaresini ekliyor. Lazımsa zabıtaya verilecek rüşvet mahalleliden alınan borçla takviye ediliyor. Ritüel böylece tamama eriyor. Burada “ev alma komşu al” yok, ev de komşu da topluluğun kendi inisiyatifiyle üretiliyor. Gecekonduyu, bugün banka kredileriyle, reklamlardan ya da kataloglardan seçerek satın aldığımız evlerden ayıran en temel özellik bu işte. Çünkü gecekondu karşılıklı bağımlılık ve empatiyle inşa ediliyor. Hangi inşaat materyalinin kullanıldığından bağımsız olarak bir gecekondu mahallesinin konforu, sözünü ettiğim kuruluş ritüelinin niteliğiyle belirleniyor. Derdim gecekondu güzellemesi yapmak değil. Çünkü 1980‘lerin ortalarından başlayarak kendi büyüdüğüm mahallede özellikle kadınların gecekondudan kurtulup, semtin apartmanlı mahallelerinde bir ev almak için kocalarının emekliliklerini nasıl sabırsızlıkla beklediklerini, bütün bir çalışma hayatı boyunca biriktirilen parayla alınan dairelere büyük bir gururla nasıl taşındıklarını da gördüm. Apartmana taşınanların her düğünü, nişanı, bayramı, cenazeyi bahane bilip koşa koşa mahalledeki ahretliklerinin dizinin dibinde eski yerlerini almak için gösterdikleri çaba ise apartman hayatında neyin eksik olduğunu ayan beyan gösteriyordu. Teyzelere olduğu gibi, komşu çocuklarına da apartmanlar dar ve yetersiz geldi. 
Alman sanat tarihçi Wilhelm Worringer, genç ve heyecanlı bir öğrenci olarak yazdığı Abstraction and Empathy (Soyutlama ve Empati) adlı doktora tezinde toplumların bir estetik anlayıştan diğerine geçişlerinde neyin etkili olduğunu araştırmış. Diyor ki, “bir toplumda yaygın olarak benimsenen sanatsal ve mimari estetik anlayışı, o toplumun sahip olduklarını değil, olmadıklarını, sahip olmayı arzu ettiklerini temsil eder.” 
Bu izlekten gidildiğinde “başımızı sokacak bir evimiz” olmasını ister ve o evin niteliklerini sıralarken aslında olmak isteyip de olamadıklarımızın bir listesini yaptığımız sonucuna varabiliriz. Hatta her evin sahip olmadıklarımızdan mürekkep bir ütopya olduğunu söyleyebiliriz. Bir ev ne kadar varsa ve ne kadar bezenmiş, ne kadar tasarlanmışsa, sahip olmadıklarımızın listesi o kadar tamamlanmış demektir. Böyle bakınca bir ev sahip olduklarımızla, olmadıklarımız arasında bir uçurum gibidir. 
Ve bununla birlikte ev, içinde en iyi ve en kötü hallerimizi yaşadığımız yerdir. Daha da önemlisi iyiden kötüye, kötüden iyiye, ışıktan karanlığa, karanlıktan ışığa geçtiğimiz yerdir ev. Bu yüzden ev ahlakın mekanıdır. Evin içinde “sahip olduğumuzu” düşünerek sıraladığımız her şey, aslında sahip olmayıp arzuladıklarımıza birer referanstır. Yalnızca içinde değil, dışında, etrafında, havasında bulunan her şeyle ev, hayatın karşımıza çıkartabileceği fırsatlar ve sorunlar karşısında neleri gözden çıkartabileceğimizin, feda etmemiz, vazgeçmemiz gerekebilecek şeylerin ve hallerin bir dökümüdür. 
Bunu akılda tutarak içinde yaşadığımız ya da yaşamayı arzu ettiğimiz eve bir kez daha baktığımızda göreceğimiz şey, sahip olduklarımızla arzularımız arasında konumlanmış derin mi derin bir uçurumdur şu halde... Ve gene bunu akılda tutarak içinde yaşadığımız şehirde yaşanan ev merkezli dönüşüme baktığımızda birlikte ve arzularımızı çılgınca yarıştırıp birbirine eklemek suretiyle şekillendirdiğimiz başka bir uçurum daha görürüz. 
Olmak istediğimiz insana dönüşmek için sarfettiğimiz olanca çaba, konut piyasası koşullarında biçimlenen devasa kristal bir iş makinesi gibi derinleştirir uçurumu. Belki de bu yüzden giderek daha yüksek, daha güvenli, daha izole, daha uzak, daha sıcak, daha sağlıklı, ama aynı zamanda daha merkezi, daha geleneksel, daha doğal, daha organik evlerde yaşamak istiyoruzdur. Ve eklediğimiz her “daha ...”nın büyüttüğü bir yarıkta şekilleniyordur kendilik bilgimiz... 
Asla kabullenilmeyeceğimizi bildiğimiz, bunun için kibirle tepeden baktığımız, hiçbir şeyini beğenmeyip her ayrıntısına gerilimli bir eleştirellikle yaklaştığımız kocaman bir mahallede mümkün olan en az ilişkisellik düzeyinde, konforla dokunmasızlığın eş anlamlı olduğu bir yaşam formu üretiyoruz hep birlikte. Mübarek olsun... 

ayse çavdar
2012 istanbul


İstanbul 2011: Avrupa Alt-kültür Başkenti 
EVRIM ALTUG 2011
Nâlân Yırtmaç’ın, İstanbul’un ara sokaklarına has görsel kültür bereketini sergilediği son dönem işleri üzerinden, modernizmin yarattığı kent denen gayrimeşru canavarın tavırlarını kolayca gözlemlememiz mümkün. Çalışan kesimin onurlarıyla iz bıraktıkları, kimi muşambadan, kimi kâğıttan kent yazmaları bunlar. Asıl ‘Ebrû’nun, kaynaşmanın, kentin içinden büyük bir denetimsizlik özgürlüğüyle taştığının dinamik kanıtları.
Bilmem, ulaşımın Özel Halk Otobüsleri ve hatlı minibüslerle sağlanabildiği, bu ıslak, Renkli – Türkçe resimlerdeki engebeli mimarî ezginin, onca formun, nice rengin aldığı bir o kadar samimi yolun yorgunluğunun, siz de farkında mıydınız? Karşımızda, sanatçının tüm teknik ve yüzeyleriyle olduğu kadar, uçuculuğu, gelip geçiciliği ile de Şehr-i Şantiye, Derya-i Rantiye İstanbul’dan yansıttığı, dramatik son dönem çalışmaları duruyor. Bu umarsız, arsız kentleşmenin mağdurları ise hepimiziz aslında. Betona kesen şaşkınlıklarıyla teyzeler, küçükler, çalgıcılar ise, onların en somut tanıkları…
Rezidans ve plazaların ömür boyu taksitli refah inşaatlarının hoyrat gölgesinde, birçoklarının ucube diye burun kıvırdığı bu ‘çarpık’ ama özgün yapılaşmadaki doğal uyuma yeterince aşina olmamanız muhtemeldir. Bu görüntülerle karşılaşmanın değerli bir fırsat olduğunu unutmayın. O zaman siz de, büyükşehrin o bol çocuk korolu, acı frenli, havalı klaksonlu, tülbentli teyze dedikodulu, bol Roman havalı akustiğini seven kişilerden biri olabilirsiniz.
İşte, kendiniz bakın: Serginin otobüs ve minibüsleri, paçalı çamurluklarıyla Sütlüce ve Kâğıthane’den geçerek, karınca kararınca dere tepe devinen bu insan ve bina manzaralarının doluştuğu bir mesaj cümbüşü içinde, kentin burjuvazisinin kalesi Nişantaşı’nı son durak eylemiş. 13 milyonluk kentte, davullu zurnalı, geyikli, atlıkarıncalı çatapatlı bu küçük – büyük şehirliler, hemen hemen bir aylığına sınıflar arası muazzam bir ring seferine çıkıyorlar.
Yırtmaç, halkın özelini, özel halk otobüslerinin eşliğinde izlediğimiz bu resimlerin temellerini, bizzat içinde turladığı sokaklarda saptadığı fotoğrafik hafıza üzerinden atıyor. Kent o kadar vahşice dönüşüyor ki, Yırtmaç’ın betona baskıresimleri - şablonları, küçük insanların büyük neşelerini zamana birer damga gibi bırakarak anında trajik bir donukluk kazanıyor. Değişim ve hafızanın başdöndürücülüğü, Ebrû sanatının güncel yorumuyla da gözlere sarhoşluk katıyor.
Ressam Yırtmaç, yine bu sergisinde konu edindiği insan ve mekânlar üzerinden, fotoğrafın kayıt gevezeliğine de muhalif ve iradî bakışıyla müdahale ediyor. Sanatçı, mesajını tuval, muşamba, hatta bizzat duvar veya Ebrû üzerine, gerek kolaj, gerekse şablonlama (stencil) yöntemiyle şırıngalıyor. Bu  ahlâki geridönüşümcü, karşı - seçkinleştirici yöntem, insana vaktiyle Vita yağ tenekeleri veya Özsüt - Topçuoğlu yoğurt kapları gibi ‘atık’ nesnelerin aynı semtlerde pek de güzel güzel saksı olarak kullanıldığı, birer hayat kaynağına dönüştüğü o mistik, sevimli, saygıdeğer anı anımsatıyor.
Özellikle çocukların rehberliğinde, gelişigüzel bir devinimle, kolajların enerjisiyle çıkılan bu semt güzergâhında, mimari bir obezite içinde yüzdüğünüz duygusuna kapılıyorsunuz. Ama sanatçı, ucu belli bir ucubelikle muhitlerin soyunu hem de en ‘rezildansıyla’ tüketen kentsel dönüşümün karşısına, komşuların yemek kokulu dayanışmasını, mahallelinin davul zurnalı akraba eğlencelerini adeta kültürel birer barikat gibi konuşlandırıyor.
Varoşun varoluşçuluğunun manifestosu denebilecek bu hırçın resimler, yaşamın dikine dikine tatminsiz bir iştahla büyüyen büyükşehrin sözde ‘küçük’ hayatlarına daha da büyük karelerde bakmamıza olanak tanıyor. Resimler özellikle çocukların eli silahlı, yalandan, ‘oyundan’ varlığıyla, geleceğin ‘sakin’lerinin de kendi sırasını beklediği duygusunu, yer yer endişeyle veriyor.  İşlerin geneline sinen, çarpık ve mutsuz, yayvan, yavan ve yatay yapılaşmanın insan ve eşyaya sanatkâr bakışı üzerinden yansıyan ‘yamuk’ tabiatı, izlediğiniz bu çok teknikli imajların belleğinize doluştuğu bu uğultulu sergiyle yeniden gözler önüne seriliyor. Ama tüm yapıların, karmaşanın ve uğultunun kalabalığının hakikatini, hiçbirşey bastıramıyor. Bu sergideki kitle, hayatta kalmaya çalışan bireylerden oluşuyor.
Birey olduğumuz ölçüde, düzeyde sergideki çocukların kalabalığına karışıyor, teyzelerin yemeklerinin kokusunu alabiliyor, otobüs ve minibüslerde omuz omuza, kendi son duraklarımıza doğru hareket edebiliyoruz.
Nâlân’ın sergisi, hayat okulunda sürekli birinci sınıfta olmanın sterilliğinin değil, ikinci, üçüncü sınıfta okumanın rengârenk görmüş geçirmişliğini de tüm alınteri ve kavgasıyla yüzümüze çarpıyor.
İstanbul 2011: Avrupa Alt-kültür Başkenti oldu bile. Yoksa, aylar aylar önce mimari kaygılarla kapatılan Atatürk Kültür Merkezi’nin ibretlik zombiliği gölgesinde aylardır vakur sessizliğini koruyan seçkinler, kafaları ‘ille de Roman olsun’ diye meyhanelerde bulmaya devam ediyor olmazdı. 


Istanbul 2011: European Capital of Sub-Culture

Evrim Altuğ

Nalan Yırtmaç’s latest work on the fecund visual culture of Istanbul’s back alleys lets us observe the behavioral patterns of the illegitimate monster of modernism, the city. These are the linoleum and cardboard urban manuscripts, honorably marked by the working class. They are dynamic truths testifying that the real marbling, the real fusion, floods from within the city due to freedom resulting from being unregulated.

I don’t know if you were aware of the travel fatigue caused by this earnest mass-transit journey, taken through

the forms, colors, and broken architectural tunes of her soggy, “Turkish – In Color” pictures. In front of you is the

artist’s recent, dramatic work reflected from Istanbul—the City of Construction, the Land of Rentier—not only by

its technique and facets, but also by its volatility and transience. We are all victims of this shameless, irreparable

urbanization. The sisters, urchins, musicians, with their petrified bewilderment, are the most solid witnesses.

It is likely that you are not familiar with the natural harmony in these ‘crooked’ yet authentic settlements

usually deemed freakish, under the shadow of the lifetime installments of residences and office towers. Do not

forget that encountering these sights is a valuable opportunity. Upon it, you too can become someone who enjoys

the abundant children’s choirs, screeching brakes, air horns, whispers of gossip, and Romany acoustics.

Here, see for yourself: The buses and minibuses of the exhibition, passing through Sütlüce and Kâğıthane with

their patchy mud-flaps, in a carouse of messages given by huddled sights of traveling people and buildings, have

chosen the bourgeois-fortress Nişantaşı as their terminus. In this city of 13-million people, the townspeople of

drums and horns, idle chatter, carousels, and firecrackers—young and old—are going on an inter-class ring tour for almost a month.

Yırtmaç enters the private life of the community, and builds the foundation of her pieces we behold among

city buses, through the photographic memory of the streets she has toured in person. The city is transforming

so violently that her prints and stencils on concrete leave imprints on time of the big joys of the little people, and

immediately gain a tragic undertone. The headiness of metamorphosis and memory further intoxicates the eyes

with her contemporary interpretation of marbling.The painter Yırtmaç, with her subversive and voluntary view, and through the people and places acting as the subject of this exhibition, weighs in on the clatter about photography as documentation. She injects her message through collage and stenciling over canvas,linoleum, at times concrete walls, and marbling. This morally recycled, anti-elitist method reminds us of the mystical, charming, and respectable times when waste materials like Vita oil cans or Özsüt / Topçuoğlu yoghurt containers were used as flower pots in these neighborhoods, harboring life.

You feel like you are swimming in architectural obesity in this transit route embarked under the guidance of children, with haphazard movements and the energy of the collages. The artist deploys the solidarity of food smells, the drum and horn assisted family gatherings of the neighborhoods like a cultural barricade against gentrification, which monstrously consumes its periphery in a most “raze’n’dance” way.The shrewd images, like an existentialist manifesto of the slums, allow us to see in a bigger frame the allegedly ‘small’ people of a metropolis that keeps towering over life with its insatiable appetite. These pictures give the uneasy sense that children, wielding weapons in pretense and play, are telling the denizens of the future who is next. The ‘crooked’ nature of distorted, unhappy, flat, drab, and horizontal settlements—reflected through an artistic look towards humans and objects—is once again manifest in the hum of the mixed-media images that flood the mind. Yet, nothing can suppress the reality of the assemblage of all the structures, chaos, and drone. In this exhibition, the mass is the individuals who are fighting for survival.

We can mingle with the circle of children, smell the food of housewives, and move towards our terminus in crowded buses and minibuses, shoulder to shoulder, only insofar as we are individuals.Nâlân’s exhibition strikes us not with the sterility of being a perpetual first grader in life, but with the colourfull and seasoned presence of being a second or a third grader with all its battles of sweat and toil.

Istanbul is already the 2011 Capital of Sub-Culture. Otherwise, the elites—who preserve their solemn silence under the shadow of the exemplary undeath of the Ataturk Cultural Center, which was closed down many months ago due to architectural concerns—would not be frequenting taverns to get drunk, just because “it has to be Romani.”

“He who sits at home, dies”

— Romani Proverb

EVRIM ALTUG 2011






Fatos Üstek 2010
Nalan Yırtmaç  graduated  from the Painting Department of Mimar Sinan University. Her recent Sulukule Project focused on urban transformation and  the diminishment of neighbourhood culture. Yirtmac produces most of her work by applying stencils on canvas as well as on different surfaces including fabric, vinyl and  walls.  Witnessing the fight of the Sulukule Platform against the gentrification project in 2008 and the destruction of the Neslisah and Haticesultan districts influenced not only her work but also her life. In these districts, volunteers of the Sulukule platform and Yirtmac held caricature and collage workshops for children. The stencil portraits of the children stayed on the walls of the buildings until the area was  destroyed. The children’s portraits kept the memories and the people of Sulukule alive.
The artist used to be a member of Hafriyat Artist Collective for 10 years. She works individually as well as collectively. Yirtmac deals with current issues in her work  and makes portraits of both political figures and of ordinary people who belong to subculture. Yırtmaç shares her work both in public platforms as well as in private galleries. Besides stencil, she also works with acrylic, water colour, collage, litography and serighraphy. Yırtmaç, who comes from a painting background, creates stensils from the photographs that she takes.
The artist problemitizes social area production in urban areas. She focuses on the relationship between place and subject, individual and city. The local motives are always important elements in Yırtmaç’s works. She uses materials from the everyday life (such as a table cloth or a shower curtain) in her collages and stencil works, combining the aesthetics and the common use. She reproduces the daily components with the daily aesthetics. Her materials are mostly easily accesible ones. Another important thing about Yirtmac is her stand as an artist. Her work clearly states her position on current events and politics  

Fatos Üstek 2010
Nalan Yırtmaç Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü mezunudur.Son dönemde Sulukule Projesi ile dikkatini kentsel dönüsüm,yok olan mahalle kültürüne odaklamistir.. Cogunlukla islerini Stensil(sablon) tekniği ile tuvale,  cesitli yüzeylere(kumas,vinil vs.)ve duvarlara yapmaktadir. 2008 Sulukule'nin mütenalaşma projesi çerçevesinde ,Neslisah ve Haticesultan mahallelerinin yikimina ve buna karsi Sulukule Platformunun  verdigi mücadeleye  tanik olmak onun hayatina ve sanatina  yön vermistir ……
Bu mahallelerde, platform gönüllüleriyle beraber  cocuklarla (karikatür atölyesi,kolaj calismalari vs) calisti.Mahalleli cocuklarin sablon imajlari  mahalle yikilana kadar duvarlarda durdu,yikilmis duvarlarda gerçeklikleri yerine portreleri üzerinden yaşanmışlıkların ve yaşayanlarının hayaletlerini görünür kılmıştır.
Yırtmaç,10 yil gibi bir süre Hafriyat sanatçı kolektifinin bir üyesiydi.Yırtmaç, kolektif ve bireysel olarak çalışan bir sanatçıdır, gerek ortaklaşa projelerde gerekse bireysel projelerinde gündeme göndermelerde bulunur. Bu kimi zaman politik figürlerin portreleri kimi zamansa toplumun görünmeyen kesiminin portreleri ile vuku bulur. Yırtmaç, söylemini ortak alana taşır, bunu kamunun karşılaşabileceği mekanlarda küçük müdahalelerle bazen de sergi salonlarında gerçekleştirir. Stensil çalışmalarının yanısıra akrelik,suluboya ,kolaj,litografi ,serigrafi tekniği ile ürettiği  çalışmaları bulunmaktadır. Resim altyapısından gelen Yırtmaç, stensilerini (sablonlarini)cektigi fotograflardan yola cikarak olusturur.
Büyük şehirlerin sosyal alan üretimini sorunsallaştırır ve özne ile mekan, birey ile şehir ilişkisi üzerine işler üretir. Yırtmaç için mahalli (yerel)motifler her zaman önemli bir elemandır ki kolajlarında, stensillerinde yaygın kullanımda olan, estetiği ile bir ortaklığın ürünü olan malzemeleri kullanır, bu kimi zaman muşamba masa örtüsü , kimi zaman duş perdesi  olur… Gündeliğin bileşenlerini, gündeliğin estetiği ile birlikte yeniden üretir. Malzemelerini kolay erişilebilecek ürünler oluşturur. Yırtmaç'ın sanatsal pratiğindeki bir diğer önemli etmen ise sanatçının duruşudur, işleri ile gündeme dair ve gündemin içinde tarafı olan bir sanatçı profili üretir.
Fatos Üstek
2010

ERDEN KOSOVA  2006
Doksanlı yılların başında İstanbul’da küçük ölçekli de olsa kentli bir kültürel fark üretmeyi başarabilmiş post-punk ortamının aktif üyelerinden biri de Nalan Yırtmaç olmuştu. İronik biçimde düşük teknolojiye dayanan müzikal etkinliklerinde psychedelic ikonografiye, kentin belleğinden ve altkültürel oluşumlardan borç alınmış yerel kitsch estetiğe sıklıkla başvuran bu çevreden pek çok insan, oluşturulan deneyimleri sonraki yıllarda farklı türdeki görsel üretim alanlarına tercüme etme yoluna gitmişlerdi. Güzel sanatlar akademisindeki öğreniminden dolayı daha baştan görsel boyut üzerine yoğunlaşmış olan Nalan Yırtmaç günce tutmaya yakın bir yöntemle çevresindeki bu altkültürel formasyonun gündelik deneyimlerini kayda geçirmekteydi. Şablon ve graffiti benzeri basit çizim tekniklerini arka sokaklardaki duvarlar üzerine uygulayan sanatçı, kent merkezini hızla sterilleştirmeye ve nezihleştirmeye girişen yerel yönetim mantığına meydan okuyan direnişe katkıda bulunuyordu. Ağırlıklı olarak temsillere, alegorilere ve doğrudan siyasal göndermelere başvuran yerel güncel sanat ortamından farklı bir yörünge izleyen Yırtmaç gündelik yaşamın hafifliğini öne çıkarmayı tercih ediyordu. Siyasal baskı ve buna bağlı olarak yaygınlaşan şiddet olgusuna göndermeler içeren, son bir kaç yıla ait yapıtlarında da sanatçı yaşananların trajik boyutu yerine anaakım basına yansıyan görüntülerdeki grotesk nitelikleri öne çıkarmayı tercih ediyor. Aynı alkültürel çevreyi paylaşanların ürettiklerine benzer biçimde, Yırtmaç’ın işleri yerel çerçevedeki popüler kültürün farklı ikonografilerinden alınmış öğelere başvuruyor –tüketim alışkanlıklarının belirmeye ve görece olarak bir kültürel özgürleşmenin deneyimlenmeye başladığı ellili yıllardan yetmişlere uzanan dönem özellikle öne çıkıyor. Melodram sineması, düşük bütçeli avantür ve seks filmleri, Akdeniz Popu, gazino kültürüyle birlikte ortaya çıkan posterler, afişler, sosyetik yaşamı takip eden dergiler, fotoromanlar gibi geniş bir yelpazeye yayılan bu seçkiye genel olarak hakim olan oturmamışlığı, beceriksizliği ve gecikmişliği tiye alan bir parodiye rastlamak mümkün Yırtmaç’ın üretimlerinde. Ama retro bir üslup üzerine kurulu bu bakış aynı zamanda kullandığı malzemenin görece ilkelliğine ve masumiyetine yönelik bir sempatiyi de içinde taşıyor; bu masumiyeti açık bir biçimde, son yirmi yıl içinde turbo kapitalizm tarafından pompalanmış mekanik ve büyük bütçeli izlence sektörüne karşı konumlandırıyor.

ERDEN KOS0VA 2006

Nalan Yırtmaç was an active member of a group of young artists who managed to enunciate a post-punk scene in Istanbul in the first half of nineties.
Psychedelic iconographies and figures taken from urban subcultures, aesthetic references to local kitsch and the ironic use of low-tech media used to shape their activities based around music and these have recently been transposed to different modes of visual production.
Nalan Yırtmaç, whose formal painting formation in the fine art academy allowed her to focus on the visual dimension right from the start, has documented the quotidian adventures of this subcultural collective in a journal-like methodology.
Her simple and immediate painting techniques, such as stenciling and graffiti now adorn the back streets of the city centre and contribute to the ongoing critical struggle against the rapid sterilisation and gentrification of the core of the city.
In opposition to the local art scene that intensively employs representations, allegories and direct political references, Yırtmaç’s works remain insistently focused on the lightness of everyday life.
Some of her recent art works that touch the issues of political repression and the consequent violence permeating everyday life make use of the grotesque quality contained within the images published by the mainstream media.
Similar to the works of other artists sharing her subcultural formation, Yırtmaç’s practice appeals strategically to the variant iconographies of local popular culture, particularly to the imagery from the early years of cultural liberalisation and consumerism, starting in the fifties and extending into the sixties and seventies.)
A certain sense of parody mocks the awkwardness in them -melodramatic cinema, cheap action and sex films, Mediterranean music, posters of early divas, photo-novels, weekly pictorial magazines etc.
Nevertheless, Yırtmaç’s retro-style expresses sympathy to the relative innocence and primitive quality present in this material, clearly privileged over the mechanic, corporate spectacle boom produced by the turbo-capitalism of the last two decades of this country.
ERDEN KOSOVA  2006