İsim,şehir,bitki,hayvan / Depo 2019

''Yürüyen günler, fırtınalı zamanlar Uruguaylı yazar, gazeteci Eduardo Galeano aslında ressam olmak istermiş. “Otoportesini” yazmaya, gözlerini kapatıp “göremediği” hiçbir duyguyu, fikri anlatamadığından başlamıştı. Edebiyat külliyatını özetler gibi “Sanırım ben çizerek yazıyorum” diyordu. Bunu, tevazuyla kafi bulmadığı resim kabiliyetine bağlasa da, onu biricik kılan yazı evreni belki biraz da bu sayede biçimlenmişti.Kurmacayla hakikat, masalla ansiklopedi maddesi, şiirle gazete haberi, yazıyla resim arasında gezinen bu kalemle mümkün olmuştu nevi şahsına münhasır tarih yazıcılığı. Düzenin adaletsizliğini, eşitsizliğini, hayatın çirkefini lafını esirgemeden haykırırken, aynı anda insanları, hayatı sevmeye ve değiştirmeye dair böylesine inanç verebilmesinin sihri buydu belki de. Galeano, çizerek yazdıklarıyla okuyanı koca insanlık tarihinin içine oturtuyor, bunun manasını ve mesuliyetini kavramanın coşkusuyla baş başa bırakıyordu.“Ve günler yürümeye başladı.Ve onlar, yani günler, bizi yaptı.Ve bu şekilde doğduk biz,yani günlerin çocukları,sorgulayıcılar,yaşamı arayanlar.”2015 yılında ölen Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” adlı kitabı Mayalara göre Yaradılış’tan bu alıntıyla açılıyor. İnsanlık tarihini tek bir yıl gibi ele alan, 365 günün farklı yüzyıllardan hikâyelerle aktığı müşterek bir günlüğe benziyor kitap. Unutulmasına izin vermediği anları, insanları kaydediyor, hadiseleri birbiriyle ilişkilendiriyor. Mizahı ve şiiri gizli, duru bir dille toplumsal hafızaya kışkırtıcı bir müdahalede bulunuyor.Mesela kendisine yabancılaşan benliğin sesini duyurduğu için günlüklere hayran Virginia Woolf, mesela fideden büyüyen bir ağaç gibi romanlarını günlüklerinden takip ede-bileceğimiz Albert Camus gibi yazarlar dışında, hem yazıyı hem resmi kelimenin tam manasıyla buluşturanların da günlükleri var. Tahiti günlerini yazarak ve resimleyerek kaydeden Gauguin, siyasetten anlamadığını, tarihçilere hürmetini dile getirse de, iç-tenliği sayesinde kişisel serüveni dışında bir sömürge manzarasını da kayda geçirmiş oluyordu. Gauguin’le gelgitli bir ahbaplık yaşayan Van Gogh’un resimli mektupları da, karşısındaki zeytinliklere baka baka kendi içine çöküşünü anlattığı bir günlüğü andı-rıyor. Nihayetinde en kişisel kayıt dahi önünde berisinde, büyük harfli Tarih’le akıyor.“Manzaralar”da, Alman bombardıman uçaklarına engel olmak için İngiliz uçaksavarlarının şehrin tepesinde uçtuğu ve neredeyse herkesin cephede olduğu bir zamanda, Güzel Sanatlar Okulu’ndaki ilk günlerini yazmış John Berger. Her gün iki kâğıt hakkı var. Bedenin gizleri, önemsiz nesnelerin anlattıkları üzerinden “ressamın gözlerinin görsel göçü”yle tanıştığı, hayatı bu göç üzerinden tanıdığı dönem. Desenlerin, özellikle de tek renkli olanların di’li geçmiş zaman kipini barındırdığını söylüyor orada. Şunu duyduğunu söylüyor her birinde: “Ben buna tanık oldum.”
Biz neye tanık oluyoruz? Bu çağ bizi nelere tanık ediyor? Tanıklığın ağır olmadığı bir zaman dilimi var mıydı acaba? Muhtemelen bir daha asla dönemeyecekleri evlerinin kapılarını çekmeleriyle “göçmen”e, “mülteci”ye dönüşenlerin, alelacele ceplerine tıkıştırdıkları bir-iki fotoğraf, bir ilkokul karnesi, ancak yarısı dolu bir günlük, Ege’nin sularında yüzüyor yüzüyor, sonra kıyılara vuruyor. Bunlar yaşandı; “isimsizlerin” yazılmamış tarihinde var hepsi. Kılık değiştirmiş savaşlarda şanlı zayiat kabul edilenlerin ya da onları “seven” erkekler tarafından katledilen isimsiz kadınların ya da onları sağ tutacak önlemleri almayan patronları tarafından öldürülen isimsiz işçilerin tarihi bu aynı zamanda. Her yanda bir büyük yoksulluk, çünkü diğer uçta bir büyük zenginlik var. Gittikçe derinleşen bir yarık. Kendini gezegenin efendisi bilmiş zihniyetin gittikçe daha da küstahlaşan doğa talanı, ufalayarak dönüşen şehirler. Diğer yandan demokrasi, adalet, eşitlik için sokağa çıkanlar, aslen isimsizler, bu kez kendi istekleriyle isimsiz kalabilmek için, polisin yüz okuma sistemine lazer tutuyor barikatların arkasından.Bu da oluyor.Ancak itiraz ettiklerinde, cezalandırılmak için isimlerine ihtiyaç var. Küresel bir “olağanüstü hal” sanki. Kaldı ki bugünün manzara resmine eklenecek bir de coğrafyaya mahsus lekeler var. Bu ülkede son üç-dört yıla yayılan,metafordan çıkmış,“sanki”den kurtulmuş olağanüstü hal gibi.Bütün bunlar nasıl mümkün olabiliyor? Tarihi ezilenler açısından bir enkaz, bir yıkıntılar yığını, bir talan alanı olarak tarif eden Walter Benjamin, bütün bunların nasıl hâlâ mümkün olabildiğine şaşırmanın felsefi bir bakış açısı olmadığını, bizi hiçbir yere götüremeyeceğini yazıyor. Faşizmin gücünü, norm olarak kabulünden aldığını söyleyerek bu çıkmaz sokaktan kurtulmanın yolunu da tarif ediyor: “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hal’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen görevdir.”O gerçek olağanüstü hal nasıl yaratılır? İsimsizler onun da yollarını arıyor. Şu kesin ki o yollar bizi “Ben buna tanık oldum” diye düşünmeye, kaydetmeye, şahitliği geleceği dönüştürecek bir anlama kavuşturmaya itiyor. Kaydetmenin türlü türlü yolu var. Önemli olan Benjamin’in dediği gibi “tarihin havını tersine taramak”.Lafa girdiğimiz kapıdan çıkalım. “Ayda doğmadık, göğün yedinci katında yaşamıyoruz. Dünyanın fırtınalı bir bölgesinde, Latin Amerika’ya ait olmanın ve zorlu geçen bir tarihsel süreci yaşamanın mutluluğuna ve talihsizliğine sahibiz.” Böyle yazmış Eduardo Galeano. Mutluluk ve talihsizlik... Ne dokunaklı bir ikili. Söz ettiği fırtınaların hakkını versek de, aynı cümleye Latin Amerika yerine koymamıza onun da pek itiraz etmeyeceği bir coğrafyada yazıyoruz, çiziyoruz, yazarak çiziyor ya da çizerek yazıyoruz. Mutluluk ve talihsizliği buluşturan o cümleyi başka türlü anlıyoruz. Ayda doğmadık.''
Pınar Öğünç

What are we attesting to? What this age beholds? Was there ever a time segment where being a deponent was not a burden? Few hurriedly pocketed photos, an elementary scho-ol grade report, a halfwritten diary belonging to refugees and immigrants who get this “title” by closing the doors of their houses which they probably will never return, float on the waters of the Aegean Sea, finally reaching the shore.These are facts; they can be found in the unwritten history of the “unidentified”. This is also the history of honorable casualties of incognito wars, or the chronicle of women who are slaughtered by the men who “love” them, or the narrative of the workers who are killed by their bosses that never take the necessary measures to keep them alive. Poverty is everywhere since there is a massive wealth at the other end. A continuously deepening grudge. Destruction of nature by a mindset that selfclaim themselves as the masters of the universe;cities converted by moldering. On the other side, the ones who demonstrate for democracy, justice, and equality, authentically “no names”, are directing laser pointers to police face recognition system behind the barricades, so that they can remain anonymous at their free will. This is real. When these people protest, their names are needed to punish them. As if this is a global state of emergency... Moreover, there are geographic spots to be added to the present day’s landscape, like the state of emergency egress from a metaphor and liberated from “as if”.How can all this happen? Walter Benjamin, who describes history as a wreck, debris, or pillage for the suppressed, claims that being amazed at how all these can happen is a nonviable philosophical point of view and can not take us to a further point. He also prescribes a recipe to exit this culdesac by stating that fascism gets its power from being accepted as a norm: “The tradition of the repressed shows that the ‘state of emergency’ we live in is no exception but a rule. We have to reach an understanding of history, which corresponds to this order. Then, we shall clearly see that it is our mission to fabricate the real state of emergency”.How can that real state of emergency be created? Nameless ones are looking for a way out for this. The definite point is that those ways are propelling us to think as “I witnes-sed this” and to record and convert observance to a meaning which changes the future. There are many ways of documenting. The important thing is, as Benjamin stated, “to comb the fuzz of the history backward”. Lets chip in from the entrance door. “We are not born on the moon, and we are not living at Abraham’s Bosom. We have the happiness and haplessness of belonging to Latin America a stormy part of the world and living a burdensome historical process.” This is how Eduardo Galeano divulged. Happiness and haplessness...What a touching duo. Even if we remunerate the storms he mentions, we are writing and drawing or drawing by writing or still writing by sketching in a geography where he wouldn’t object to our placing us in lieu of Latin America.We perceive that sentence which combines happiness and haplessness differently. We are not born on the moon.
Pınar Öğünç