Bu hikayeyi anlatan kişi babam, Yaşar Çavdar. Aslında bir ritüeli
anlatıyor. 15 yaşında köyünden ayrılıp şehre gelen, annesini ve kardeşlerini
getirip yerleştireceği evin malzemesini alabilmek için kahvehanede garsonluk
yaparken bir yandan da ortaokula başlayan bir delikanlının, içinde tek bir
tanıdığı olmayan bir topluluğa kabul ritüelini. Delikanlının inşa etmeye
çalıştığı evin zabıtalar tarafından yıkılmasına karşı duyduğu hüzünlü öfkeyle
kurulan empati var mayasında ritüelin. Bu delikanlı daha sonra Ankara’nın bugün
üst-orta sınıfın yerleştiği yüksek binaların dikildiği Çukurambar semtinde
1970‘ler boyunca onlarca gecekondu inşaatında çalıştı. Bayburtlu taş ustası bir
babanın oğlu olduğu için inşaatında çalıştığı gecekonduların tasarımında da söz
sahibiydi, ama tek tasarlayan o değildi: “Araziye bakıp ışığın hangi saatte
nereden geleceğini ölçüyorduk, etraftaki evlerin konumuna göre pencerelerin
yerini belirliyorduk. Evin pencereleri, komşu evlerin mahremiyetine halel
getirmeyecek şekilde ama ışık hesaba katılarak açılırdı. Güneş gören cepheye
salon ve odalar, diğer tarafa banyo, tuvalet yerleştirilirdi. Bir de varsa
mahalledeki kanalizasyon ve su borularının nerede olduğuna ya da gelecekte
nerede olabileceğine bakılırdı.” Sözün kısası gecekondunun tasarımı, söz konusu
topluluk tarafından yapılıyor ve bu şekilde anonimleşiyordu.
Evin kondurulduğu gece, mahalleden birinin zabıtaya ihbarda bulunmaması
kabul ritüelinin görünmeyen parçası. Kalabalık bir işçi grubunun bütün gece
çıkarttığı gürültüye aldırmayıp, üstüne bir de lazımsa malzeme yardımında
bulunmak ve çayla, suyla, yemekle müstakbel komşuya destek olmak diğer
parçalar. Şehre daha dün gelmiş bir aile mahalleye kabul ediliyor. Sabah gelen
zabıta pencerede perde var mı, önüne çiçek konmuş mu, dış cephe badanalı mı,
soba kurulmuş mu diye bakıp, tutanağına “burada yapılaşma tamamlanmış, ikamet
başlamıştır” ibaresini ekliyor. Lazımsa zabıtaya verilecek rüşvet mahalleliden
alınan borçla takviye ediliyor. Ritüel böylece tamama eriyor. Burada “ev alma
komşu al” yok, ev de komşu da topluluğun kendi inisiyatifiyle üretiliyor.
Gecekonduyu, bugün banka kredileriyle, reklamlardan ya da kataloglardan
seçerek satın aldığımız evlerden ayıran en temel özellik bu işte. Çünkü
gecekondu karşılıklı bağımlılık ve empatiyle inşa ediliyor. Hangi inşaat
materyalinin kullanıldığından bağımsız olarak bir gecekondu mahallesinin
konforu, sözünü ettiğim kuruluş ritüelinin niteliğiyle belirleniyor.
Derdim gecekondu güzellemesi yapmak değil. Çünkü 1980‘lerin ortalarından
başlayarak kendi büyüdüğüm mahallede özellikle kadınların gecekondudan
kurtulup, semtin apartmanlı mahallelerinde bir ev almak için kocalarının
emekliliklerini nasıl sabırsızlıkla beklediklerini, bütün bir çalışma hayatı
boyunca biriktirilen parayla alınan dairelere büyük bir gururla nasıl taşındıklarını
da gördüm. Apartmana taşınanların her düğünü, nişanı, bayramı, cenazeyi bahane
bilip koşa koşa mahalledeki ahretliklerinin dizinin dibinde eski yerlerini
almak için gösterdikleri çaba ise apartman hayatında neyin eksik olduğunu ayan
beyan gösteriyordu. Teyzelere olduğu gibi, komşu çocuklarına da apartmanlar dar
ve yetersiz geldi.
Alman sanat tarihçi Wilhelm Worringer, genç ve heyecanlı bir öğrenci olarak
yazdığı Abstraction and Empathy (Soyutlama ve Empati) adlı doktora tezinde
toplumların bir estetik anlayıştan diğerine geçişlerinde neyin etkili olduğunu
araştırmış. Diyor ki, “bir toplumda yaygın olarak benimsenen sanatsal ve mimari
estetik anlayışı, o toplumun sahip olduklarını değil, olmadıklarını, sahip
olmayı arzu ettiklerini temsil eder.”
Bu izlekten gidildiğinde “başımızı sokacak bir evimiz” olmasını ister ve o
evin niteliklerini sıralarken aslında olmak isteyip de olamadıklarımızın bir
listesini yaptığımız sonucuna varabiliriz. Hatta her evin sahip
olmadıklarımızdan mürekkep bir ütopya olduğunu söyleyebiliriz. Bir ev ne kadar
varsa ve ne kadar bezenmiş, ne kadar tasarlanmışsa, sahip olmadıklarımızın
listesi o kadar tamamlanmış demektir. Böyle bakınca bir ev sahip
olduklarımızla, olmadıklarımız arasında bir uçurum gibidir.
Ve bununla birlikte ev, içinde en iyi ve en kötü hallerimizi yaşadığımız
yerdir. Daha da önemlisi iyiden kötüye, kötüden iyiye, ışıktan karanlığa,
karanlıktan ışığa geçtiğimiz yerdir ev. Bu yüzden ev ahlakın mekanıdır. Evin
içinde “sahip olduğumuzu” düşünerek sıraladığımız her şey, aslında sahip
olmayıp arzuladıklarımıza birer referanstır. Yalnızca içinde değil, dışında,
etrafında, havasında bulunan her şeyle ev, hayatın karşımıza çıkartabileceği
fırsatlar ve sorunlar karşısında neleri gözden çıkartabileceğimizin, feda etmemiz,
vazgeçmemiz gerekebilecek şeylerin ve hallerin bir dökümüdür.
Bunu akılda tutarak içinde yaşadığımız ya da yaşamayı arzu ettiğimiz eve
bir kez daha baktığımızda göreceğimiz şey, sahip olduklarımızla arzularımız
arasında konumlanmış derin mi derin bir uçurumdur şu halde... Ve gene bunu
akılda tutarak içinde yaşadığımız şehirde yaşanan ev merkezli dönüşüme
baktığımızda birlikte ve arzularımızı çılgınca yarıştırıp birbirine eklemek
suretiyle şekillendirdiğimiz başka bir uçurum daha görürüz.
Olmak istediğimiz insana dönüşmek için sarfettiğimiz olanca çaba, konut
piyasası koşullarında biçimlenen devasa kristal bir iş makinesi gibi
derinleştirir uçurumu. Belki de bu yüzden giderek daha yüksek, daha güvenli,
daha izole, daha uzak, daha sıcak, daha sağlıklı, ama aynı zamanda daha
merkezi, daha geleneksel, daha doğal, daha organik evlerde yaşamak
istiyoruzdur. Ve eklediğimiz her “daha ...”nın büyüttüğü bir yarıkta
şekilleniyordur kendilik bilgimiz...
Asla kabullenilmeyeceğimizi bildiğimiz, bunun için kibirle tepeden
baktığımız, hiçbir şeyini beğenmeyip her ayrıntısına gerilimli bir
eleştirellikle yaklaştığımız kocaman bir mahallede mümkün olan en az
ilişkisellik düzeyinde, konforla dokunmasızlığın eş anlamlı olduğu bir yaşam
formu üretiyoruz hep birlikte. Mübarek olsun...
ayse çavdar
2012 istanbul
İstanbul 2011: Avrupa Alt-kültür Başkenti
Nâlân
Yırtmaç’ın, İstanbul’un ara sokaklarına has görsel kültür bereketini
sergilediği son dönem işleri üzerinden, modernizmin yarattığı kent denen
gayrimeşru canavarın tavırlarını kolayca gözlemlememiz mümkün. Çalışan
kesimin onurlarıyla iz bıraktıkları, kimi muşambadan, kimi kâğıttan kent
yazmaları bunlar. Asıl ‘Ebrû’nun, kaynaşmanın, kentin içinden büyük bir
denetimsizlik özgürlüğüyle taştığının dinamik kanıtları.
Bilmem,
ulaşımın Özel Halk Otobüsleri ve hatlı minibüslerle sağlanabildiği, bu
ıslak, Renkli – Türkçe resimlerdeki engebeli mimarî ezginin, onca
formun, nice rengin aldığı bir o kadar samimi yolun yorgunluğunun, siz
de farkında mıydınız? Karşımızda, sanatçının tüm teknik ve yüzeyleriyle
olduğu kadar, uçuculuğu, gelip geçiciliği ile de Şehr-i Şantiye, Derya-i
Rantiye İstanbul’dan yansıttığı, dramatik son dönem çalışmaları
duruyor. Bu umarsız, arsız kentleşmenin mağdurları ise hepimiziz
aslında. Betona kesen şaşkınlıklarıyla teyzeler, küçükler, çalgıcılar
ise, onların en somut tanıkları…
Rezidans
ve plazaların ömür boyu taksitli refah inşaatlarının hoyrat gölgesinde,
birçoklarının ucube diye burun kıvırdığı bu ‘çarpık’ ama özgün
yapılaşmadaki doğal uyuma yeterince aşina olmamanız muhtemeldir. Bu
görüntülerle karşılaşmanın değerli bir fırsat olduğunu unutmayın. O
zaman siz de, büyükşehrin o bol çocuk korolu, acı frenli, havalı
klaksonlu, tülbentli teyze dedikodulu, bol Roman havalı akustiğini seven
kişilerden biri olabilirsiniz.
İşte,
kendiniz bakın: Serginin otobüs ve minibüsleri, paçalı çamurluklarıyla
Sütlüce ve Kâğıthane’den geçerek, karınca kararınca dere tepe devinen bu
insan ve bina manzaralarının doluştuğu bir mesaj cümbüşü içinde, kentin
burjuvazisinin kalesi Nişantaşı’nı son durak eylemiş. 13 milyonluk
kentte, davullu zurnalı, geyikli, atlıkarıncalı çatapatlı bu küçük –
büyük şehirliler, hemen hemen bir aylığına sınıflar arası muazzam bir
ring seferine çıkıyorlar.
Yırtmaç,
halkın özelini, özel halk otobüslerinin eşliğinde izlediğimiz bu
resimlerin temellerini, bizzat içinde turladığı sokaklarda saptadığı
fotoğrafik hafıza üzerinden atıyor. Kent o kadar vahşice dönüşüyor ki,
Yırtmaç’ın betona baskıresimleri - şablonları, küçük insanların büyük
neşelerini zamana birer damga gibi bırakarak anında trajik bir donukluk
kazanıyor. Değişim ve hafızanın başdöndürücülüğü, Ebrû sanatının güncel
yorumuyla da gözlere sarhoşluk katıyor.
Ressam
Yırtmaç, yine bu sergisinde konu edindiği insan ve mekânlar üzerinden,
fotoğrafın kayıt gevezeliğine de muhalif ve iradî bakışıyla müdahale
ediyor. Sanatçı, mesajını tuval, muşamba, hatta bizzat duvar veya Ebrû
üzerine, gerek kolaj, gerekse şablonlama (stencil) yöntemiyle
şırıngalıyor. Bu ahlâki geridönüşümcü, karşı - seçkinleştirici yöntem,
insana vaktiyle Vita yağ tenekeleri veya Özsüt - Topçuoğlu yoğurt
kapları gibi ‘atık’ nesnelerin aynı semtlerde pek de güzel güzel saksı
olarak kullanıldığı, birer hayat kaynağına dönüştüğü o mistik, sevimli,
saygıdeğer anı anımsatıyor.
Özellikle
çocukların rehberliğinde, gelişigüzel bir devinimle, kolajların
enerjisiyle çıkılan bu semt güzergâhında, mimari bir obezite içinde
yüzdüğünüz duygusuna kapılıyorsunuz. Ama sanatçı, ucu belli bir
ucubelikle muhitlerin soyunu hem de en ‘rezildansıyla’ tüketen kentsel
dönüşümün karşısına, komşuların yemek kokulu dayanışmasını, mahallelinin
davul zurnalı akraba eğlencelerini adeta kültürel birer barikat gibi
konuşlandırıyor.
Varoşun
varoluşçuluğunun manifestosu denebilecek bu hırçın resimler, yaşamın
dikine dikine tatminsiz bir iştahla büyüyen büyükşehrin sözde ‘küçük’
hayatlarına daha da büyük karelerde bakmamıza olanak tanıyor. Resimler
özellikle çocukların eli silahlı, yalandan, ‘oyundan’ varlığıyla,
geleceğin ‘sakin’lerinin de kendi sırasını beklediği duygusunu, yer yer
endişeyle veriyor. İşlerin geneline sinen, çarpık ve mutsuz, yayvan,
yavan ve yatay yapılaşmanın insan ve eşyaya sanatkâr bakışı üzerinden
yansıyan ‘yamuk’ tabiatı, izlediğiniz bu çok teknikli imajların
belleğinize doluştuğu bu uğultulu sergiyle yeniden gözler önüne
seriliyor. Ama tüm yapıların, karmaşanın ve uğultunun kalabalığının
hakikatini, hiçbirşey bastıramıyor. Bu sergideki kitle, hayatta kalmaya
çalışan bireylerden oluşuyor.
Birey
olduğumuz ölçüde, düzeyde sergideki çocukların kalabalığına karışıyor,
teyzelerin yemeklerinin kokusunu alabiliyor, otobüs ve minibüslerde omuz
omuza, kendi son duraklarımıza doğru hareket edebiliyoruz.
Nâlân’ın
sergisi, hayat okulunda sürekli birinci sınıfta olmanın sterilliğinin
değil, ikinci, üçüncü sınıfta okumanın rengârenk görmüş geçirmişliğini
de tüm alınteri ve kavgasıyla yüzümüze çarpıyor.
İstanbul
2011: Avrupa Alt-kültür Başkenti oldu bile. Yoksa, aylar aylar önce
mimari kaygılarla kapatılan Atatürk Kültür Merkezi’nin ibretlik
zombiliği gölgesinde aylardır vakur sessizliğini koruyan seçkinler,
kafaları ‘ille de Roman olsun’ diye meyhanelerde bulmaya devam ediyor
olmazdı.
Istanbul 2011: European Capital of Sub-Culture
Nalan Yırtmaç’s latest work on the fecund visual culture of Istanbul’s back alleys lets us observe the behavioral patterns of the illegitimate monster of modernism, the city. These are the linoleum and cardboard urban manuscripts, honorably marked by the working class. They are dynamic truths testifying that the real marbling, the real fusion, floods from within the city due to freedom resulting from being unregulated.
I don’t know if you were aware of the travel fatigue caused by this earnest mass-transit journey, taken through
the forms, colors, and broken architectural tunes of her soggy, “Turkish – In Color” pictures. In front of you is the
artist’s recent, dramatic work reflected from Istanbul—the City of Construction, the Land of Rentier—not only by
its technique and facets, but also by its volatility and transience. We are all victims of this shameless, irreparable
urbanization. The sisters, urchins, musicians, with their petrified bewilderment, are the most solid witnesses.
It is likely that you are not familiar with the natural harmony in these ‘crooked’ yet authentic settlements
usually deemed freakish, under the shadow of the lifetime installments of residences and office towers. Do not
forget that encountering these sights is a valuable opportunity. Upon it, you too can become someone who enjoys
the abundant children’s choirs, screeching brakes, air horns, whispers of gossip, and Romany acoustics.
Here, see for yourself: The buses and minibuses of the exhibition, passing through Sütlüce and Kâğıthane with
their patchy mud-flaps, in a carouse of messages given by huddled sights of traveling people and buildings, have
chosen the bourgeois-fortress Nişantaşı as their terminus. In this city of 13-million people, the townspeople of
drums and horns, idle chatter, carousels, and firecrackers—young and old—are going on an inter-class ring tour for almost a month.
Yırtmaç enters the private life of the community, and builds the foundation of her pieces we behold among
city buses, through the photographic memory of the streets she has toured in person. The city is transforming
so violently that her prints and stencils on concrete leave imprints on time of the big joys of the little people, and
immediately gain a tragic undertone. The headiness of metamorphosis and memory further intoxicates the eyes
with her contemporary interpretation of marbling.The painter Yırtmaç, with her subversive and voluntary view, and through the people and places acting as the subject
of this exhibition, weighs in on the clatter about photography as
documentation. She injects her message through collage and stenciling
over canvas,linoleum,
at times concrete walls, and marbling. This morally recycled,
anti-elitist method reminds us of the mystical, charming, and
respectable times when waste
materials like Vita oil cans or Özsüt / Topçuoğlu yoghurt containers
were used as flower pots in these neighborhoods, harboring life.
You feel like you are swimming in architectural obesity in this transit route embarked under the guidance of children, with haphazard movements and the energy of the collages. The artist deploys the solidarity of food smells, the drum and horn assisted family gatherings of the neighborhoods like a cultural barricade against gentrification, which monstrously consumes its periphery in a most “raze’n’dance” way.The shrewd images, like an existentialist manifesto of the slums, allow us to see in a bigger frame the allegedly ‘small’ people of a metropolis that keeps towering over life with its insatiable appetite. These pictures give the uneasy sense that children, wielding weapons in pretense and play, are telling the denizens of the future who is next. The ‘crooked’ nature of distorted, unhappy, flat, drab, and horizontal settlements—reflected through an artistic look towards humans and objects—is once again manifest in the hum of the mixed-media images that flood the mind. Yet, nothing can suppress the reality of the assemblage of all the structures, chaos, and drone. In this exhibition, the mass is the individuals who are fighting for survival.
We can mingle with the circle of children, smell the food of housewives, and move towards our terminus in crowded buses and minibuses, shoulder to shoulder, only insofar as we are individuals.Nâlân’s exhibition strikes us not with the sterility of being a perpetual first grader in life, but with the colourfull and seasoned presence of being a second or a third grader with all its battles of sweat and toil.
Istanbul is already the 2011 Capital of Sub-Culture. Otherwise, the elites—who preserve their solemn silence under the shadow of the exemplary undeath of the Ataturk Cultural Center, which was closed down many months ago due to architectural concerns—would not be frequenting taverns to get drunk, just because “it has to be Romani.”
“He who sits at home, dies”
EVRIM ALTUG 2011
Fatos Üstek 2010
Nalan Yırtmaç
graduated from the Painting Department of Mimar Sinan University. Her
recent Sulukule Project focused on urban transformation and the
diminishment of neighbourhood culture. Yirtmac produces most of her work
by applying stencils on canvas as well as on different surfaces
including fabric, vinyl and walls. Witnessing the fight of the
Sulukule Platform against the gentrification project in 2008 and the
destruction of the Neslisah and Haticesultan districts influenced not
only her work but also her life. In these districts, volunteers of the
Sulukule platform and Yirtmac held caricature and collage workshops for
children. The stencil portraits of the children stayed on the walls of
the buildings until the area was destroyed. The children’s portraits
kept the memories and the people of Sulukule alive.
The
artist used to be a member of Hafriyat Artist Collective for 10 years.
She works individually as well as collectively. Yirtmac deals with
current issues in her work and makes portraits of both political
figures and of ordinary people who belong to subculture. Yırtmaç
shares her work both in public platforms as well as in private
galleries. Besides stencil, she also works with acrylic, water colour,
collage, litography and serighraphy. Yırtmaç, who comes from a painting
background, creates stensils from the photographs that she takes.
The
artist problemitizes social area production in urban areas. She focuses
on the relationship between place and subject, individual and city. The
local motives are always important elements in Yırtmaç’s
works. She uses materials from the everyday life (such as a table cloth
or a shower curtain) in her collages and stencil works, combining the
aesthetics and the common use. She reproduces the daily components with
the daily aesthetics. Her materials are mostly easily accesible ones.
Another important thing about Yirtmac is her stand as an artist. Her
work clearly states her position on current events and politics
Fatos Üstek 2010
Nalan
Yırtmaç Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü mezunudur.Son dönemde
Sulukule Projesi ile dikkatini kentsel dönüsüm,yok olan mahalle
kültürüne odaklamistir.. Cogunlukla islerini Stensil(sablon) tekniği ile
tuvale, cesitli yüzeylere(kumas,vinil vs.)ve duvarlara yapmaktadir.
2008 Sulukule'nin mütenalaşma projesi çerçevesinde ,Neslisah ve
Haticesultan mahallelerinin yikimina ve buna karsi Sulukule
Platformunun verdigi mücadeleye tanik olmak onun hayatina ve sanatina
yön vermistir ……
Bu
mahallelerde, platform gönüllüleriyle beraber cocuklarla (karikatür
atölyesi,kolaj calismalari vs) calisti.Mahalleli cocuklarin sablon
imajlari mahalle yikilana kadar duvarlarda durdu,yikilmis duvarlarda
gerçeklikleri yerine portreleri üzerinden yaşanmışlıkların ve
yaşayanlarının hayaletlerini görünür kılmıştır.
Yırtmaç,10
yil gibi bir süre Hafriyat sanatçı kolektifinin bir üyesiydi.Yırtmaç,
kolektif ve bireysel olarak çalışan bir sanatçıdır, gerek ortaklaşa
projelerde gerekse bireysel projelerinde gündeme göndermelerde bulunur.
Bu kimi zaman politik figürlerin portreleri kimi zamansa toplumun
görünmeyen kesiminin portreleri ile vuku bulur. Yırtmaç, söylemini ortak
alana taşır, bunu kamunun karşılaşabileceği mekanlarda küçük
müdahalelerle bazen de sergi salonlarında gerçekleştirir. Stensil
çalışmalarının yanısıra akrelik,suluboya ,kolaj,litografi ,serigrafi
tekniği ile ürettiği çalışmaları bulunmaktadır. Resim altyapısından
gelen Yırtmaç, stensilerini (sablonlarini)cektigi fotograflardan yola
cikarak olusturur.
Büyük
şehirlerin sosyal alan üretimini sorunsallaştırır ve özne ile mekan,
birey ile şehir ilişkisi üzerine işler üretir. Yırtmaç için mahalli
(yerel)motifler her zaman önemli bir elemandır ki kolajlarında,
stensillerinde yaygın kullanımda olan, estetiği ile bir ortaklığın ürünü
olan malzemeleri kullanır, bu kimi zaman muşamba masa örtüsü , kimi
zaman duş perdesi olur… Gündeliğin bileşenlerini, gündeliğin estetiği
ile birlikte yeniden üretir. Malzemelerini kolay erişilebilecek ürünler
oluşturur. Yırtmaç'ın sanatsal pratiğindeki bir diğer önemli etmen ise
sanatçının duruşudur, işleri ile gündeme dair ve gündemin içinde tarafı
olan bir sanatçı profili üretir.
Fatos Üstek
2010
ERDEN KOSOVA 2006
Doksanlı yılların başında İstanbul’da küçük ölçekli de olsa kentli bir kültürel
fark üretmeyi başarabilmiş post-punk ortamının aktif üyelerinden biri de
Nalan Yırtmaç olmuştu. İronik biçimde düşük teknolojiye dayanan müzikal
etkinliklerinde psychedelic ikonografiye, kentin belleğinden ve
altkültürel oluşumlardan borç alınmış yerel kitsch estetiğe sıklıkla
başvuran bu çevreden pek çok insan, oluşturulan deneyimleri sonraki
yıllarda farklı türdeki görsel üretim alanlarına tercüme etme yoluna
gitmişlerdi. Güzel sanatlar akademisindeki öğreniminden dolayı daha
baştan görsel boyut üzerine yoğunlaşmış olan Nalan Yırtmaç günce tutmaya
yakın bir yöntemle çevresindeki bu altkültürel formasyonun gündelik
deneyimlerini kayda geçirmekteydi. Şablon ve graffiti benzeri basit
çizim tekniklerini arka sokaklardaki duvarlar üzerine uygulayan sanatçı,
kent merkezini hızla sterilleştirmeye ve nezihleştirmeye girişen yerel
yönetim mantığına meydan okuyan direnişe katkıda bulunuyordu. Ağırlıklı
olarak temsillere, alegorilere ve doğrudan siyasal göndermelere başvuran
yerel güncel sanat ortamından farklı bir yörünge izleyen Yırtmaç
gündelik yaşamın hafifliğini öne çıkarmayı tercih ediyordu. Siyasal
baskı ve buna bağlı olarak yaygınlaşan şiddet olgusuna göndermeler
içeren, son bir kaç yıla ait yapıtlarında da sanatçı yaşananların trajik
boyutu yerine anaakım basına yansıyan görüntülerdeki grotesk
nitelikleri öne çıkarmayı tercih ediyor. Aynı alkültürel çevreyi
paylaşanların ürettiklerine benzer biçimde, Yırtmaç’ın işleri yerel
çerçevedeki popüler kültürün farklı ikonografilerinden alınmış öğelere
başvuruyor –tüketim alışkanlıklarının belirmeye ve görece olarak bir
kültürel özgürleşmenin deneyimlenmeye başladığı ellili yıllardan
yetmişlere uzanan dönem özellikle öne çıkıyor. Melodram sineması, düşük
bütçeli avantür ve seks filmleri, Akdeniz Popu, gazino kültürüyle
birlikte ortaya çıkan posterler, afişler, sosyetik yaşamı takip eden
dergiler, fotoromanlar gibi geniş bir yelpazeye yayılan bu seçkiye genel
olarak hakim olan oturmamışlığı, beceriksizliği ve gecikmişliği tiye
alan bir parodiye rastlamak mümkün Yırtmaç’ın üretimlerinde. Ama retro
bir üslup üzerine kurulu bu bakış aynı zamanda kullandığı malzemenin
görece ilkelliğine ve masumiyetine yönelik bir sempatiyi de içinde
taşıyor; bu masumiyeti açık bir biçimde, son yirmi yıl içinde turbo
kapitalizm tarafından pompalanmış mekanik ve büyük bütçeli izlence
sektörüne karşı konumlandırıyor.
Nalan
Yırtmaç was an active member of a group of young artists who managed to
enunciate a post-punk scene in Istanbul in the first half of nineties.
Psychedelic
iconographies and figures taken from urban subcultures, aesthetic
references to local kitsch and the ironic use of low-tech media used to
shape their activities based around music and these have recently been
transposed to different modes of visual production.
Nalan Yırtmaç, whose formal painting formation in the fine art academy
allowed her to focus on the visual dimension right from the start, has
documented the quotidian adventures of this subcultural collective in a
journal-like methodology.
Her
simple and immediate painting techniques, such as stenciling and
graffiti now adorn the back streets of the city centre and contribute to
the ongoing critical struggle against the rapid sterilisation and
gentrification of the core of the city.
In
opposition to the local art scene that intensively employs
representations, allegories and direct political references, Yırtmaç’s
works remain insistently focused on the lightness of everyday life.
Some of her recent art works that touch the issues of political repression
and the consequent violence permeating everyday life make use of the
grotesque quality contained within the images published by the
mainstream media.
Similar
to the works of other artists sharing her subcultural formation,
Yırtmaç’s practice appeals strategically to the variant iconographies of
local popular culture,
particularly to the imagery from the early years of cultural
liberalisation and consumerism, starting in the fifties and extending
into the sixties and seventies.)
A
certain sense of parody mocks the awkwardness in them -melodramatic
cinema, cheap action and sex films, Mediterranean music, posters of
early divas, photo-novels, weekly pictorial magazines etc.
Nevertheless,
Yırtmaç’s retro-style expresses sympathy to the relative innocence and
primitive quality present in this material, clearly privileged over the
mechanic, corporate spectacle boom produced by the turbo-capitalism of
the last two decades of this country.