bio

1994- graduated at the Mimar Sinan University of Fine Arts Painting Studio Özer Kabas

solo exibitions:

2006  Stadtansichten-St George Lisesi 
2006  Bahar Temizligi-Karsi Sanat Calismalari 
2010 "Lütfen Arkaya Dogru Ilerleyiniz -galeri x-ist 
2012  "Lütfen Arkaya Dogru Ilerleyiniz II: AFETSEHIR "- galeri x-ist

group exibitions:
2016 Kayipta Sakli-Karsi Sanat-Istanbul
2016 Iflah Olmaz -Impenitent-(Kizkardes Sergisi)Nilüfer belediyesi -Bursa
2016 Uykusuzlar Atlasi -Halka Sanat.Kadiköy
2015 77-13Türkiyede Direnisin Sanati -Berlin nGbK
2015  ODTÜ Sanat festivali 15 -Ankara
2014 "nereye gidecegimizi bimeden" Anti pop& Nalan Yirtmac DEPO
2014   "Stay with me" Apartman Projesi Berlin defter sergisi-Berlin
2014   Gezi Atölyesi: “Herkes Kendi Meşrebine Göre Direnmekte” TMMOB Mimarlar odasi 
2014   "Duyumlanabilirligin imgeleri/ Images of sensibility"  Kuad Gallery-istanbul
2012   " 3rd  Canakkale Biennale" Canakkale
2012 " Güllük Gülistanlik"  Fulya Cetin,Nalan Yirtmac Opelvillen, Labor-Rüsselsheim-Frankfurt
2012 '' Gerceklik Terörü "  Depo-Istanbul
2012 " Hayvan Gibi " Karma sergi-Milk Galery
2011 " Atesin  Düstügü Yer "  Depo
2011 '' Istanbul Contemporary'11'', Istanbul
2011  ''Art Beat 2011'', Istanbul
2011  ''Vienna Art Fair 2011'' Vienna, Austria
2011  " Lütfen arkaya dogru ilerleyelim-Please Move Towards the Back'', x-ist, Istanbul/ solo
2010 "Anlayisiniz icin tesekkürler-Thank you for your understanding"2.Antakya Bienali 
2010   "Fikirler Suça Dönüsünce"  Depo-istanbul
2010    " my good life"    Nalan Yirtmaç-Anne Skole Overgaard - Danske grafikere-Kopenhagen
2010   "yemek" Karsi sanat Calismalari-istanbul
2009   "pis hikaye" bm-suma-istanbul
2009   "istanbul next wave" Akademie Der Kunst- Berlin
2009   "iz sürmek" Kasa Galeri-istanbul
2009   "Sulukule:Lieu vole " Maison Folie Moulins Lille-France
2009   "haksiz tahrik,Unfair excitement" curator:Canan Senol Hafriyat Karaköy-Istanbul
2008   "Index" curator:Daniella Gregory,Deniz Ova Wien-Avustria
2008   "coincidences,Intuitions,Fictions on Istanbul curator :Deniz Erbas atlas pasaji-Istanbul
2008   "Nature of Things" Karsi Sanat Calismalari-Istanbul
2008   Tatiana Doll ,Nalan Yirtmac Autocenter Gallery -Berlin
2008    "Stadtuerbindungen"Kunst museum Erlangen Erlangen-Almanya
2007   "Sobe! " curator:Leyla Gediz Bilsar -Istanbul
2007   "your stomach bigger than your eyes"10.th IstabulBienale-Hafriyat Karaköy-Istanbul
2007   "Alternative Ellection Posters" Hafriyat Karaköy-Istanbul
2007   "11 ayin sultani -sultans of 11 mounths"Hafriyat Group Hafriyat Karaköy-Istanbul
2007    "Contenporary transport"Hafriyat Group DSM ve Keciburcu Müzesi-Diyarbakir
2007   "Modern and the rest-Modern ve Ötesi " curator:Fulya Erdemci ,Santralistanbul-Istanbul
2007   "Müdehale-tackle"Streetart Exibition Hafriyat Karaköy-Istanbul
2006   Solo exibition St. Georg Galerie-Istanbul
2006   "Spring cleaning-Bahar temizligi"Fulya Cetin,Nalan Yirtmac-Karsi Sanat Calismalari
2006   "Pattern-motif" Michele Thursz Borusan galeri-Istanbul
2006   "sckechbook exibiton-istanbul defterdarlari-Karsi Sanat Calismalari Istanbul
2005   "Production fault" 9.th Istanbul Bienale Antrepo5-istanbul
2004   Kooperatif Tüyap art Fair Istanbul
2004   "Berlin.Istanbul-vice,versa" curator:Christoph Tannert-BethanienBibliothek-Berlin
2004   "The False World" Hafriyat group Rathausgalerie-Munich
2004    "Rainbow and boredom" curator:Levent Calikoglu Akbank Sanat-Istabbul
2003   "Istabul" Curator:Erden Kosova,Basak Senova Graz -Avustria
2003    "Family Special" Karsi Sanat Calismalari-Istanbul
2003   "Dangerous Things" curator:Levent Calikoglu-Karsi Sanat Calismalari -Istanbul
2002    Kooperatif Group Exibition Kargart galery-Istanbul
2000   Hafriyat Group Exibition ODTÜ-Ankara
1999   "Hain Geceler- Treacherouse Nights"Hafriyat Group, Nur Apartmani-Istanbul

 "Lütfen Arkaya Dogru Ilerleyiniz II: AFETSEHIR

AYSA CAVDAR 2012


Evlerimiz, uçurumlarımız
“Zabıtalar daha yeni başladığım evimi yıktıklarında mahalleli geldi yanıma. 15 yaşımdaydım. Ankara’ya yalnız gelmiştim. Babam yanımda değildi. Biri sigaramı yaktı, biri altıma sandalye verdi, biri su getirdi. Ben ağlıyordum. Dediler ki ‘üzülme sen, daha iyisini yaparız’. Yaptık da. Hep beraber giriştik inşaata. Bir gecede çıkarttık. Malzeme getiren de oldu, çalışanlara yemek yapan da. Kimse sen kimsin, nesin, nereden geldin diye sormadı. Kendileri gibi olduğumu biliyorlardı. Aynı yoldan onlar da geçmişlerdi. Kimin nereli olduğunu, nereden geldiğini, ne iş yaptığını inşaat bittikten, annem köyden gelip komşularla ahbaplık kurduktan sonra öğrendim.”
Bu hikayeyi anlatan kişi babam, Yaşar Çavdar. Aslında bir ritüeli anlatıyor. 15 yaşında köyünden ayrılıp şehre gelen, annesini ve kardeşlerini getirip yerleştireceği evin malzemesini alabilmek için kahvehanede garsonluk yaparken bir yandan da ortaokula başlayan bir delikanlının, içinde tek bir tanıdığı olmayan bir topluluğa kabul ritüelini. Delikanlının inşa etmeye çalıştığı evin zabıtalar tarafından yıkılmasına karşı duyduğu hüzünlü öfkeyle kurulan empati var mayasında ritüelin. Bu delikanlı daha sonra Ankara’nın bugün üst-orta sınıfın yerleştiği yüksek binaların dikildiği Çukurambar semtinde 1970‘ler boyunca onlarca gecekondu inşaatında çalıştı. Bayburtlu taş ustası bir babanın oğlu olduğu için inşaatında çalıştığı gecekonduların tasarımında da söz sahibiydi, ama tek tasarlayan o değildi: “Araziye bakıp ışığın hangi saatte nereden geleceğini ölçüyorduk, etraftaki evlerin konumuna göre pencerelerin yerini belirliyorduk. Evin pencereleri, komşu evlerin mahremiyetine halel getirmeyecek şekilde ama ışık hesaba katılarak açılırdı. Güneş gören cepheye salon ve odalar, diğer tarafa banyo, tuvalet yerleştirilirdi. Bir de varsa mahalledeki kanalizasyon ve su borularının nerede olduğuna ya da gelecekte nerede olabileceğine bakılırdı.” Sözün kısası gecekondunun tasarımı, söz konusu topluluk tarafından yapılıyor ve bu şekilde anonimleşiyordu. 
Evin kondurulduğu gece, mahalleden birinin zabıtaya ihbarda bulunmaması kabul ritüelinin görünmeyen parçası. Kalabalık bir işçi grubunun bütün gece çıkarttığı gürültüye aldırmayıp, üstüne bir de lazımsa malzeme yardımında bulunmak ve çayla, suyla, yemekle müstakbel komşuya destek olmak diğer parçalar. Şehre daha dün gelmiş bir aile mahalleye kabul ediliyor. Sabah gelen zabıta pencerede perde var mı, önüne çiçek konmuş mu, dış cephe badanalı mı, soba kurulmuş mu diye bakıp, tutanağına “burada yapılaşma tamamlanmış, ikamet başlamıştır” ibaresini ekliyor. Lazımsa zabıtaya verilecek rüşvet mahalleliden alınan borçla takviye ediliyor. Ritüel böylece tamama eriyor. Burada “ev alma komşu al” yok, ev de komşu da topluluğun kendi inisiyatifiyle üretiliyor. 
Gecekonduyu, bugün banka kredileriyle, reklamlardan ya da kataloglardan seçerek satın aldığımız evlerden ayıran en temel özellik bu işte. Çünkü gecekondu karşılıklı bağımlılık ve empatiyle inşa ediliyor. Hangi inşaat materyalinin kullanıldığından bağımsız olarak bir gecekondu mahallesinin konforu, sözünü ettiğim kuruluş ritüelinin niteliğiyle belirleniyor. 
Derdim gecekondu güzellemesi yapmak değil. Çünkü 1980‘lerin ortalarından başlayarak kendi büyüdüğüm mahallede özellikle kadınların gecekondudan kurtulup, semtin apartmanlı mahallelerinde bir ev almak için kocalarının emekliliklerini nasıl sabırsızlıkla beklediklerini, bütün bir çalışma hayatı boyunca biriktirilen parayla alınan dairelere büyük bir gururla nasıl taşındıklarını da gördüm. Apartmana taşınanların her düğünü, nişanı, bayramı, cenazeyi bahane bilip koşa koşa mahalledeki ahretliklerinin dizinin dibinde eski yerlerini almak için gösterdikleri çaba ise apartman hayatında neyin eksik olduğunu ayan beyan gösteriyordu. Teyzelere olduğu gibi, komşu çocuklarına da apartmanlar dar ve yetersiz geldi. 
Alman sanat tarihçi Wilhelm Worringer, genç ve heyecanlı bir öğrenci olarak yazdığı Abstraction and Empathy (Soyutlama ve Empati) adlı doktora tezinde toplumların bir estetik anlayıştan diğerine geçişlerinde neyin etkili olduğunu araştırmış. Diyor ki, “bir toplumda yaygın olarak benimsenen sanatsal ve mimari estetik anlayışı, o toplumun sahip olduklarını değil, olmadıklarını, sahip olmayı arzu ettiklerini temsil eder.” 
Bu izlekten gidildiğinde “başımızı sokacak bir evimiz” olmasını ister ve o evin niteliklerini sıralarken aslında olmak isteyip de olamadıklarımızın bir listesini yaptığımız sonucuna varabiliriz. Hatta her evin sahip olmadıklarımızdan mürekkep bir ütopya olduğunu söyleyebiliriz. Bir ev ne kadar varsa ve ne kadar bezenmiş, ne kadar tasarlanmışsa, sahip olmadıklarımızın listesi o kadar tamamlanmış demektir. Böyle bakınca bir ev sahip olduklarımızla, olmadıklarımız arasında bir uçurum gibidir. 
Ve bununla birlikte ev, içinde en iyi ve en kötü hallerimizi yaşadığımız yerdir. Daha da önemlisi iyiden kötüye, kötüden iyiye, ışıktan karanlığa, karanlıktan ışığa geçtiğimiz yerdir ev. Bu yüzden ev ahlakın mekanıdır. Evin içinde “sahip olduğumuzu” düşünerek sıraladığımız her şey, aslında sahip olmayıp arzuladıklarımıza birer referanstır. Yalnızca içinde değil, dışında, etrafında, havasında bulunan her şeyle ev, hayatın karşımıza çıkartabileceği fırsatlar ve sorunlar karşısında neleri gözden çıkartabileceğimizin, feda etmemiz, vazgeçmemiz gerekebilecek şeylerin ve hallerin bir dökümüdür. 
Bunu akılda tutarak içinde yaşadığımız ya da yaşamayı arzu ettiğimiz eve bir kez daha baktığımızda göreceğimiz şey, sahip olduklarımızla arzularımız arasında konumlanmış derin mi derin bir uçurumdur şu halde... Ve gene bunu akılda tutarak içinde yaşadığımız şehirde yaşanan ev merkezli dönüşüme baktığımızda birlikte ve arzularımızı çılgınca yarıştırıp birbirine eklemek suretiyle şekillendirdiğimiz başka bir uçurum daha görürüz. 
Olmak istediğimiz insana dönüşmek için sarfettiğimiz olanca çaba, konut piyasası koşullarında biçimlenen devasa kristal bir iş makinesi gibi derinleştirir uçurumu. Belki de bu yüzden giderek daha yüksek, daha güvenli, daha izole, daha uzak, daha sıcak, daha sağlıklı, ama aynı zamanda daha merkezi, daha geleneksel, daha doğal, daha organik evlerde yaşamak istiyoruzdur. Ve eklediğimiz her “daha ...”nın büyüttüğü bir yarıkta şekilleniyordur kendilik bilgimiz... 
Asla kabullenilmeyeceğimizi bildiğimiz, bunun için kibirle tepeden baktığımız, hiçbir şeyini beğenmeyip her ayrıntısına gerilimli bir eleştirellikle yaklaştığımız kocaman bir mahallede mümkün olan en az ilişkisellik düzeyinde, konforla dokunmasızlığın eş anlamlı olduğu bir yaşam formu üretiyoruz hep birlikte. Mübarek olsun... 

ayse çavdar
2012 istanbul


İstanbul 2011: Avrupa Alt-kültür Başkenti 
EVRIM ALTUG 2011
Nâlân Yırtmaç’ın, İstanbul’un ara sokaklarına has görsel kültür bereketini sergilediği son dönem işleri üzerinden, modernizmin yarattığı kent denen gayrimeşru canavarın tavırlarını kolayca gözlemlememiz mümkün. Çalışan kesimin onurlarıyla iz bıraktıkları, kimi muşambadan, kimi kâğıttan kent yazmaları bunlar. Asıl ‘Ebrû’nun, kaynaşmanın, kentin içinden büyük bir denetimsizlik özgürlüğüyle taştığının dinamik kanıtları.
Bilmem, ulaşımın Özel Halk Otobüsleri ve hatlı minibüslerle sağlanabildiği, bu ıslak, Renkli – Türkçe resimlerdeki engebeli mimarî ezginin, onca formun, nice rengin aldığı bir o kadar samimi yolun yorgunluğunun, siz de farkında mıydınız? Karşımızda, sanatçının tüm teknik ve yüzeyleriyle olduğu kadar, uçuculuğu, gelip geçiciliği ile de Şehr-i Şantiye, Derya-i Rantiye İstanbul’dan yansıttığı, dramatik son dönem çalışmaları duruyor. Bu umarsız, arsız kentleşmenin mağdurları ise hepimiziz aslında. Betona kesen şaşkınlıklarıyla teyzeler, küçükler, çalgıcılar ise, onların en somut tanıkları…
Rezidans ve plazaların ömür boyu taksitli refah inşaatlarının hoyrat gölgesinde, birçoklarının ucube diye burun kıvırdığı bu ‘çarpık’ ama özgün yapılaşmadaki doğal uyuma yeterince aşina olmamanız muhtemeldir. Bu görüntülerle karşılaşmanın değerli bir fırsat olduğunu unutmayın. O zaman siz de, büyükşehrin o bol çocuk korolu, acı frenli, havalı klaksonlu, tülbentli teyze dedikodulu, bol Roman havalı akustiğini seven kişilerden biri olabilirsiniz.
İşte, kendiniz bakın: Serginin otobüs ve minibüsleri, paçalı çamurluklarıyla Sütlüce ve Kâğıthane’den geçerek, karınca kararınca dere tepe devinen bu insan ve bina manzaralarının doluştuğu bir mesaj cümbüşü içinde, kentin burjuvazisinin kalesi Nişantaşı’nı son durak eylemiş. 13 milyonluk kentte, davullu zurnalı, geyikli, atlıkarıncalı çatapatlı bu küçük – büyük şehirliler, hemen hemen bir aylığına sınıflar arası muazzam bir ring seferine çıkıyorlar.
Yırtmaç, halkın özelini, özel halk otobüslerinin eşliğinde izlediğimiz bu resimlerin temellerini, bizzat içinde turladığı sokaklarda saptadığı fotoğrafik hafıza üzerinden atıyor. Kent o kadar vahşice dönüşüyor ki, Yırtmaç’ın betona baskıresimleri - şablonları, küçük insanların büyük neşelerini zamana birer damga gibi bırakarak anında trajik bir donukluk kazanıyor. Değişim ve hafızanın başdöndürücülüğü, Ebrû sanatının güncel yorumuyla da gözlere sarhoşluk katıyor.
Ressam Yırtmaç, yine bu sergisinde konu edindiği insan ve mekânlar üzerinden, fotoğrafın kayıt gevezeliğine de muhalif ve iradî bakışıyla müdahale ediyor. Sanatçı, mesajını tuval, muşamba, hatta bizzat duvar veya Ebrû üzerine, gerek kolaj, gerekse şablonlama (stencil) yöntemiyle şırıngalıyor. Bu  ahlâki geridönüşümcü, karşı - seçkinleştirici yöntem, insana vaktiyle Vita yağ tenekeleri veya Özsüt - Topçuoğlu yoğurt kapları gibi ‘atık’ nesnelerin aynı semtlerde pek de güzel güzel saksı olarak kullanıldığı, birer hayat kaynağına dönüştüğü o mistik, sevimli, saygıdeğer anı anımsatıyor.
Özellikle çocukların rehberliğinde, gelişigüzel bir devinimle, kolajların enerjisiyle çıkılan bu semt güzergâhında, mimari bir obezite içinde yüzdüğünüz duygusuna kapılıyorsunuz. Ama sanatçı, ucu belli bir ucubelikle muhitlerin soyunu hem de en ‘rezildansıyla’ tüketen kentsel dönüşümün karşısına, komşuların yemek kokulu dayanışmasını, mahallelinin davul zurnalı akraba eğlencelerini adeta kültürel birer barikat gibi konuşlandırıyor.
Varoşun varoluşçuluğunun manifestosu denebilecek bu hırçın resimler, yaşamın dikine dikine tatminsiz bir iştahla büyüyen büyükşehrin sözde ‘küçük’ hayatlarına daha da büyük karelerde bakmamıza olanak tanıyor. Resimler özellikle çocukların eli silahlı, yalandan, ‘oyundan’ varlığıyla, geleceğin ‘sakin’lerinin de kendi sırasını beklediği duygusunu, yer yer endişeyle veriyor.  İşlerin geneline sinen, çarpık ve mutsuz, yayvan, yavan ve yatay yapılaşmanın insan ve eşyaya sanatkâr bakışı üzerinden yansıyan ‘yamuk’ tabiatı, izlediğiniz bu çok teknikli imajların belleğinize doluştuğu bu uğultulu sergiyle yeniden gözler önüne seriliyor. Ama tüm yapıların, karmaşanın ve uğultunun kalabalığının hakikatini, hiçbirşey bastıramıyor. Bu sergideki kitle, hayatta kalmaya çalışan bireylerden oluşuyor.
Birey olduğumuz ölçüde, düzeyde sergideki çocukların kalabalığına karışıyor, teyzelerin yemeklerinin kokusunu alabiliyor, otobüs ve minibüslerde omuz omuza, kendi son duraklarımıza doğru hareket edebiliyoruz.
Nâlân’ın sergisi, hayat okulunda sürekli birinci sınıfta olmanın sterilliğinin değil, ikinci, üçüncü sınıfta okumanın rengârenk görmüş geçirmişliğini de tüm alınteri ve kavgasıyla yüzümüze çarpıyor.
İstanbul 2011: Avrupa Alt-kültür Başkenti oldu bile. Yoksa, aylar aylar önce mimari kaygılarla kapatılan Atatürk Kültür Merkezi’nin ibretlik zombiliği gölgesinde aylardır vakur sessizliğini koruyan seçkinler, kafaları ‘ille de Roman olsun’ diye meyhanelerde bulmaya devam ediyor olmazdı. 


Istanbul 2011: European Capital of Sub-Culture
Evrim Altuğ
Nalan Yırtmaç’s latest work on the fecund visual culture of Istanbul’s back alleys lets us observe the behavioral patterns of the illegitimate monster of modernism, the city. These are the linoleum and cardboard urban manuscripts, honorably marked by the working class. They are dynamic truths testifying that the real marbling, the real fusion, floods from within the city due to freedom resulting from being unregulated.
I don’t know if you were aware of the travel fatigue caused by this earnest mass-transit journey, taken through
the forms, colors, and broken architectural tunes of her soggy, “Turkish – In Color” pictures. In front of you is the
artist’s recent, dramatic work reflected from Istanbul—the City of Construction, the Land of Rentier—not only by
its technique and facets, but also by its volatility and transience. We are all victims of this shameless, irreparable
urbanization. The sisters, urchins, musicians, with their petrified bewilderment, are the most solid witnesses.
It is likely that you are not familiar with the natural harmony in these ‘crooked’ yet authentic settlements
usually deemed freakish, under the shadow of the lifetime installments of residences and office towers. Do not
forget that encountering these sights is a valuable opportunity. Upon it, you too can become someone who enjoys
the abundant children’s choirs, screeching brakes, air horns, whispers of gossip, and Romany acoustics.
Here, see for yourself: The buses and minibuses of the exhibition, passing through Sütlüce and Kâğıthane with
their patchy mud-flaps, in a carouse of messages given by huddled sights of traveling people and buildings, have
chosen the bourgeois-fortress Nişantaşı as their terminus. In this city of 13-million people, the townspeople of
drums and horns, idle chatter, carousels, and firecrackers—young and old—are going on an inter-class ring tour for almost a month.
Yırtmaç enters the private life of the community, and builds the foundation of her pieces we behold among
city buses, through the photographic memory of the streets she has toured in person. The city is transforming
so violently that her prints and stencils on concrete leave imprints on time of the big joys of the little people, and
immediately gain a tragic undertone. The headiness of metamorphosis and memory further intoxicates the eyes
with her contemporary interpretation of marbling.The painter Yırtmaç, with her subversive and voluntary view, and through the people and places acting as the subject of this exhibition, weighs in on the clatter about photography as documentation. She injects her message through collage and stenciling over canvas,linoleum, at times concrete walls, and marbling. This morally recycled, anti-elitist method reminds us of the mystical, charming, and respectable times when waste materials like Vita oil cans or Özsüt / Topçuoğlu yoghurt containers were used as flower pots in these neighborhoods, harboring life.
You feel like you are swimming in architectural obesity in this transit route embarked under the guidance of children, with haphazard movements and the energy of the collages. The artist deploys the solidarity of food smells, the drum and horn assisted family gatherings of the neighborhoods like a cultural barricade against gentrification, which monstrously consumes its periphery in a most “raze’n’dance” way.The shrewd images, like an existentialist manifesto of the slums, allow us to see in a bigger frame the allegedly ‘small’ people of a metropolis that keeps towering over life with its insatiable appetite. These pictures give the uneasy sense that children, wielding weapons in pretense and play, are telling the denizens of the future who is next. The ‘crooked’ nature of distorted, unhappy, flat, drab, and horizontal settlements—reflected through an artistic look towards humans and objects—is once again manifest in the hum of the mixed-media images that flood the mind. Yet, nothing can suppress the reality of the assemblage of all the structures, chaos, and drone. In this exhibition, the mass is the individuals who are fighting for survival.
We can mingle with the circle of children, smell the food of housewives, and move towards our terminus in crowded buses and minibuses, shoulder to shoulder, only insofar as we are individuals.Nâlân’s exhibition strikes us not with the sterility of being a perpetual first grader in life, but with the colourfull and seasoned presence of being a second or a third grader with all its battles of sweat and toil.
Istanbul is already the 2011 Capital of Sub-Culture. Otherwise, the elites—who preserve their solemn silence under the shadow of the exemplary undeath of the Ataturk Cultural Center, which was closed down many months ago due to architectural concerns—would not be frequenting taverns to get drunk, just because “it has to be Romani.”
“He who sits at home, dies”
— Romani Proverb
EVRIM ALTUG 2011





Fatos Üstek 2010
Nalan Yırtmaç  graduated  from the Painting Department of Mimar Sinan University. Her recent Sulukule Project focused on urban transformation and  the diminishment of neighbourhood culture. Yirtmac produces most of her work by applying stencils on canvas as well as on different surfaces including fabric, vinyl and  walls.  Witnessing the fight of the Sulukule Platform against the gentrification project in 2008 and the destruction of the Neslisah and Haticesultan districts influenced not only her work but also her life. In these districts, volunteers of the Sulukule platform and Yirtmac held caricature and collage workshops for children. The stencil portraits of the children stayed on the walls of the buildings until the area was  destroyed. The children’s portraits kept the memories and the people of Sulukule alive.
The artist used to be a member of Hafriyat Artist Collective for 10 years. She works individually as well as collectively. Yirtmac deals with current issues in her work  and makes portraits of both political figures and of ordinary people who belong to subculture. Yırtmaç shares her work both in public platforms as well as in private galleries. Besides stencil, she also works with acrylic, water colour, collage, litography and serighraphy. Yırtmaç, who comes from a painting background, creates stensils from the photographs that she takes.
The artist problemitizes social area production in urban areas. She focuses on the relationship between place and subject, individual and city. The local motives are always important elements in Yırtmaç’s works. She uses materials from the everyday life (such as a table cloth or a shower curtain) in her collages and stencil works, combining the aesthetics and the common use. She reproduces the daily components with the daily aesthetics. Her materials are mostly easily accesible ones. Another important thing about Yirtmac is her stand as an artist. Her work clearly states her position on current events and politics  

Fatos Üstek 2010
Nalan Yırtmaç Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü mezunudur.Son dönemde Sulukule Projesi ile dikkatini kentsel dönüsüm,yok olan mahalle kültürüne odaklamistir.. Cogunlukla islerini Stensil(sablon) tekniği ile tuvale,  cesitli yüzeylere(kumas,vinil vs.)ve duvarlara yapmaktadir. 2008 Sulukule'nin mütenalaşma projesi çerçevesinde ,Neslisah ve Haticesultan mahallelerinin yikimina ve buna karsi Sulukule Platformunun  verdigi mücadeleye  tanik olmak onun hayatina ve sanatina  yön vermistir ……
Bu mahallelerde, platform gönüllüleriyle beraber  cocuklarla (karikatür atölyesi,kolaj calismalari vs) calisti.Mahalleli cocuklarin sablon imajlari  mahalle yikilana kadar duvarlarda durdu,yikilmis duvarlarda gerçeklikleri yerine portreleri üzerinden yaşanmışlıkların ve yaşayanlarının hayaletlerini görünür kılmıştır.
Yırtmaç,10 yil gibi bir süre Hafriyat sanatçı kolektifinin bir üyesiydi.Yırtmaç, kolektif ve bireysel olarak çalışan bir sanatçıdır, gerek ortaklaşa projelerde gerekse bireysel projelerinde gündeme göndermelerde bulunur. Bu kimi zaman politik figürlerin portreleri kimi zamansa toplumun görünmeyen kesiminin portreleri ile vuku bulur. Yırtmaç, söylemini ortak alana taşır, bunu kamunun karşılaşabileceği mekanlarda küçük müdahalelerle bazen de sergi salonlarında gerçekleştirir. Stensil çalışmalarının yanısıra akrelik,suluboya ,kolaj,litografi ,serigrafi tekniği ile ürettiği  çalışmaları bulunmaktadır. Resim altyapısından gelen Yırtmaç, stensilerini (sablonlarini)cektigi fotograflardan yola cikarak olusturur.
Büyük şehirlerin sosyal alan üretimini sorunsallaştırır ve özne ile mekan, birey ile şehir ilişkisi üzerine işler üretir. Yırtmaç için mahalli (yerel)motifler her zaman önemli bir elemandır ki kolajlarında, stensillerinde yaygın kullanımda olan, estetiği ile bir ortaklığın ürünü olan malzemeleri kullanır, bu kimi zaman muşamba masa örtüsü , kimi zaman duş perdesi  olur… Gündeliğin bileşenlerini, gündeliğin estetiği ile birlikte yeniden üretir. Malzemelerini kolay erişilebilecek ürünler oluşturur. Yırtmaç'ın sanatsal pratiğindeki bir diğer önemli etmen ise sanatçının duruşudur, işleri ile gündeme dair ve gündemin içinde tarafı olan bir sanatçı profili üretir.
Fatos Üstek
2010

ERDEN KOSOVA  2006
Doksanlı yılların başında İstanbul’da küçük ölçekli de olsa kentli bir kültürel fark üretmeyi başarabilmiş post-punk ortamının aktif üyelerinden biri de Nalan Yırtmaç olmuştu. İronik biçimde düşük teknolojiye dayanan müzikal etkinliklerinde psychedelic ikonografiye, kentin belleğinden ve altkültürel oluşumlardan borç alınmış yerel kitsch estetiğe sıklıkla başvuran bu çevreden pek çok insan, oluşturulan deneyimleri sonraki yıllarda farklı türdeki görsel üretim alanlarına tercüme etme yoluna gitmişlerdi. Güzel sanatlar akademisindeki öğreniminden dolayı daha baştan görsel boyut üzerine yoğunlaşmış olan Nalan Yırtmaç günce tutmaya yakın bir yöntemle çevresindeki bu altkültürel formasyonun gündelik deneyimlerini kayda geçirmekteydi. Şablon ve graffiti benzeri basit çizim tekniklerini arka sokaklardaki duvarlar üzerine uygulayan sanatçı, kent merkezini hızla sterilleştirmeye ve nezihleştirmeye girişen yerel yönetim mantığına meydan okuyan direnişe katkıda bulunuyordu. Ağırlıklı olarak temsillere, alegorilere ve doğrudan siyasal göndermelere başvuran yerel güncel sanat ortamından farklı bir yörünge izleyen Yırtmaç gündelik yaşamın hafifliğini öne çıkarmayı tercih ediyordu. Siyasal baskı ve buna bağlı olarak yaygınlaşan şiddet olgusuna göndermeler içeren, son bir kaç yıla ait yapıtlarında da sanatçı yaşananların trajik boyutu yerine anaakım basına yansıyan görüntülerdeki grotesk nitelikleri öne çıkarmayı tercih ediyor. Aynı alkültürel çevreyi paylaşanların ürettiklerine benzer biçimde, Yırtmaç’ın işleri yerel çerçevedeki popüler kültürün farklı ikonografilerinden alınmış öğelere başvuruyor –tüketim alışkanlıklarının belirmeye ve görece olarak bir kültürel özgürleşmenin deneyimlenmeye başladığı ellili yıllardan yetmişlere uzanan dönem özellikle öne çıkıyor. Melodram sineması, düşük bütçeli avantür ve seks filmleri, Akdeniz Popu, gazino kültürüyle birlikte ortaya çıkan posterler, afişler, sosyetik yaşamı takip eden dergiler, fotoromanlar gibi geniş bir yelpazeye yayılan bu seçkiye genel olarak hakim olan oturmamışlığı, beceriksizliği ve gecikmişliği tiye alan bir parodiye rastlamak mümkün Yırtmaç’ın üretimlerinde. Ama retro bir üslup üzerine kurulu bu bakış aynı zamanda kullandığı malzemenin görece ilkelliğine ve masumiyetine yönelik bir sempatiyi de içinde taşıyor; bu masumiyeti açık bir biçimde, son yirmi yıl içinde turbo kapitalizm tarafından pompalanmış mekanik ve büyük bütçeli izlence sektörüne karşı konumlandırıyor.

ERDEN KOS0VA 2006

Nalan Yırtmaç was an active member of a group of young artists who managed to enunciate a post-punk scene in Istanbul in the first half of nineties.
Psychedelic iconographies and figures taken from urban subcultures, aesthetic references to local kitsch and the ironic use of low-tech media used to shape their activities based around music and these have recently been transposed to different modes of visual production.
Nalan Yırtmaç, whose formal painting formation in the fine art academy allowed her to focus on the visual dimension right from the start, has documented the quotidian adventures of this subcultural collective in a journal-like methodology.
Her simple and immediate painting techniques, such as stenciling and graffiti now adorn the back streets of the city centre and contribute to the ongoing critical struggle against the rapid sterilisation and gentrification of the core of the city.
In opposition to the local art scene that intensively employs representations, allegories and direct political references, Yırtmaç’s works remain insistently focused on the lightness of everyday life.
Some of her recent art works that touch the issues of political repression and the consequent violence permeating everyday life make use of the grotesque quality contained within the images published by the mainstream media.
Similar to the works of other artists sharing her subcultural formation, Yırtmaç’s practice appeals strategically to the variant iconographies of local popular culture, particularly to the imagery from the early years of cultural liberalisation and consumerism, starting in the fifties and extending into the sixties and seventies.)
A certain sense of parody mocks the awkwardness in them -melodramatic cinema, cheap action and sex films, Mediterranean music, posters of early divas, photo-novels, weekly pictorial magazines etc.
Nevertheless, Yırtmaç’s retro-style expresses sympathy to the relative innocence and primitive quality present in this material, clearly privileged over the mechanic, corporate spectacle boom produced by the turbo-capitalism of the last two decades of this country.
ERDEN KOSOVA  2006

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder